Aziyade

Louis Marie Julien Viaud ya da bilinen adıyla Pierre Loti, Osmanlı’nın son yüzyılında bu topraklarda yaşamış, ismini yaşadığı semtteki tepeye verdirmiş bir subay ve yazardır. Kimilerince bizi aşağılayan gözlerle bakmış, kimilerince de ülkeyi dünyaya tanıtmış ve bir Osmanlı gibi bu kültürü algılamış birisidir. Birçok kez İstanbul’da bulunmuş olan Pierre Loti, İstanbul’a ilk kez 1876 yılında bir Fransız gemisiyle, görevli subay olarak gelmişti. Loti, Osmanlı yaşam biçiminden oldukça etkilenmiş ve pek çok eserinde bu etkiyi göstermiştir. Ayrıca bir kadına aşık olmuş ve bu yaşadığı aşkı da romana aktarmıştır. İşte bu aşk hikâyesi Aziyade’de karşımıza çıkar.

Selanik’te demirleyen gemisinden çıkıp şehri dolaşırken pencerede onu izleyen silueti fark eder. Daha sonraki ziyaretinde de orada olduğunu fark edince gizemli bir his içine düşen Loti, hakkında bilgiler topladığı kadınla Selanik’te bir şey yaşayamaz ama, kader ağlarını örmüştür ve ikili İstanbul’da mutluluğa kavuşacaktır. İstanbul’da bir kadınla yaşadıklarını anlattığı romanı Aziyade, Loti’nin yazarlığı ilk adım attığı kitap olduğu kadar, İstanbul şehri ve Osmanlı kültürüne olan hayranlığının da beyanıdır. NTV Yayınları’nın çizgi roman serisi içinde yayınlanan Aziyade’yi çizgi romana Franck Bourgeron uyarlamış. Başarılı diyebileceğimiz uyarlamada her ne kadar herkes çekik gözlü çizilmiş de olsa beğeneceğiniz bir renklendirme ve grafiğe sahip. Yalnız Aziyade’nin başında Loti’nin anlattığı idam edilmiş insanlar, tarihte Selanik Olayları diye geçer ki, çizgi romanda sadece bir siluet olarak geçiştirilmiş olsa da, romanda detayıyla anlatılır ve Osmanlı’nın son yılları açısından bakıldığı zaman, oldukça önemli olayları işaret eder. En azından bir notla anlatılsaydı, basit bir aşk çizgi romanı okumamış olurduk…

[Aziyade / Pierre Loti / Uyarlayan: Franck Bourgeron / Çev.: Alev Er / NTV Yayınları / Çizgi Roman]

posted : Thursday, July 29th, 2010

Kuruluş

Son yıllarda, ülkemizde özellikle Osmanlı tarih araştırmacılığı büyük bir ivme kazandı. Yeni yayınlar, belgeler, tartışılmayan konuların masaya yatırılması derken tarihle efsane yavaş yavaş birbirinden ayrılmaya başladı. Bunun yanında tarih popüler kültürün de bir parçası haline geldi. Gazetelerin tarih ekleri, müstakil tarih dergileri, televizyon programlarında saatlerce canlı yayında tarihin arka bahçesinde eğlenenler derken, yeni belgeler ortaya konduğu kadar iş tozlu raflarda magazin kovalamaya da döndü kimi zaman. Neyse ki memleketimizde hâlâ ciddiyetle yeni belgeleri ortaya çıkaran ve yeni çıkan belgeler ışığında da yeni okumalar yapan insanlar var!

Yıllardır yaptığı tarih araştırmalarında, yazdığı makalelerde, verdiği konferanslarda ortaya kolduğu yeni belgelerle tarihin “bilim” tarafındaki isimlerin başında gelir Halil İnalcık. Kendisi için söylenen “Tarihçilerin Kutbu” sözünün ne kadar gerçek olduğunu ispat eden Halil İnalcık, bundan bir yıl önce düzenlenen “Osmanlı Devleti’nin Kuruluş Tarihi Uluslararası Sempozyumu”nda, devletin kuruluşunu sandığımız gibi 1299 değil, tam olarak 27 Temmuz 1302 olduğunu söylemişti. Ardından da tartışmalar başlamıştı zaten. Çeşitli kaynaklar, belgeler ve araştırmalar sonunda bunun için fazlasıyla ispat sunan İnalcık, dayandığı demografik, askeri, sosyal ve siyasi hareketleri tek tek açıklayarak “tarihin sadece ‘tarih’ten ibaret” olmadığını göstermişti. Sözkonusu sempozyumda başka tarih profesörleri de tebliğlerini sunmuş ve hepsi kuruluşun yeniden belirlenmesi gerektiğini dile getirmişti. Hayykitap tarafından yayınlanan Kuruluş kitabında, bu sempozyum bildirileri bir araya getiriliyor, sonunda yine Halil İnalcık tarafından kaleme alınmış bir Ek’le beraber. Ancak kitap basit bir Söğüt-Domaniç mi yoksa Yalova mı tartışmasını vermiyor. Zira kitaptaki makalelerin kuşatıcı özellikleri sadece tarihi bilgi ve belge sunmuyor, aynı zamanda tarihten gerçek anlamda “ders çıkarmak” için neler yapılabileceğini belirtiyor. Bugün Türk bayrağının hikâyesi bile saçma sapan bir efsaneye bağlandırılmış ve büyük çoğunluk bu mitin peşinden giderken, Osmanlı’nın kuruluşunun bir rüyaya bağlandığını ortadan kaldırmak zor olsa gerek… Halil İnalcık, Hasan Soygüzel, Özer Ergenç, Yusuf Oğuzoğlu, Yakup Bilgin Koçal gibi tarihçiler kaleme aldıkları makalelerle; kuruluşun neden 1302’de ve Yalak-Ova’da (Yalova) olduğunu belgelerle ispatlayıp Osmanlı tarihini yeniden yazıyorlar.

[Kuruluş / Halil İnalcık / Hayy Kitap / Tarih]

posted : Wednesday, July 28th, 2010

Yazının Gül Dikeni

“Dönüşün bir güz şenliği olurdu aramızda, / deli dolu öyküler, bir ağızdan söylenen türkülerle. / Bu güz dönmedin nedense; yarım kaldı / her yıl değişen mevsimlerle kutladığımız şenlik; / yarım kaldı sonunda, bir atın savrulan yelesine / sarılarak yarıştığımız hayat denen koşu da.”
Cevat Çapan, yakın dostu Fethi Naci’yi bu dizelerle uğurluyordu. Fethi Naci, eleştiriler, denemeler yazmış; bunlardan kafasını kaldırabildiğinde de anılarını kaleme almış ve yokluğunun ağırlığı fazlasıyla hissedilen edebiyat eleştirmenlerinden biri. Düşüncesini söylemekten çekince duymayan ve bu uğurda dostlarını kıracak kadar tartışmasız bir nesnelliğe sahip usta eleştirmenin ardından dostları onu bir armağan kitapla anıyorlar. Bu kitapta meslektaşları ve arkadaşları, bir eleştirmen, aydın, yazar, yayıncı ve dost olarak çok sevdikleri büyük ustayı yeniden anlatıyorlar. Fethi Naci’nin seçme yazılarının ardından “Eksik Kareli Bir Film Şeridi” adıyla fotoğraf albümüne yer verilmiş. Fethi Naci’yi yazılarıyla uğurlayanların bazıları şunlar: Cevat Çapan, Tahsin Yücel, Ayşe Sarısayın, Yiğit Bener, Doğan Hızlan, Turgay Fişekçi, Ferit Edgü, Adnan Binyazar, Mümtaz Soysal, Haydar Ergülen, Kaan Arslanoğlu, Süreyya Berfe, Sait Maden, Aydın Boysan.

[Yazının Gül Dikeni - Fethi Naci´ye Armağan / Haz.: Hürriyet Yaşar / İthaki Yayınları / Armağan Kitap]

posted : Tuesday, July 27th, 2010

Sorry

Amaçları para kazanmak olan dört arkadaş, intikam peşinde bir katil, çocuklarının cinayetinin sırrını çözmeye çalışan bir baba… Hayatları rastlantısal bir şekilde kesişen bu insanlar ekseninde dönen olaylar… Zoran Drvenkar’ın ‘Sorry’ adlı kitabında içine dalacağınız olaylar silsilesi, sizi çok farklı duygulara sürükleyerek hayal dünyanızın denetimini elinizden alacak türden. Çocukken arkadaşının uğradığı cinsel tacize tanık olan, tacizcileri öldürerek hem arkadaşının intikamını alacağını, hem de arınacağını düşünen bir adam, başkalarının hataları adına özür dileme şirketi ‘Sorry’nin sahibi dört arkadaşla temasa geçtikten sonra, her şey tepetaklak olmaya başlar. Merak duygusunun ve gerilimin bir an olsun azalmadığı kitapta hataların ve yanlış anlamaların nasıl büyük sonuçlar doğurarak insanın hayatını ne yönde değiştirdiğini okuyacaksınız.
Zoran Drvenkar Sorry isimli kitabında, sadece tempolu bir polisiyeye, heyecanlı bir maceraya imza atmıyor aynı zamanda başkalarının hataları, hata nedir, hataları nasıl telafi edebiliriz gibi her gün karşımıza çıkacak meseleler üzerinde de düşünmemizi sağlıyor. Bir kere daha düşünün bakalım, başkalarının işlediği kabahatler için siz özür diler misiniz? Diyelim ki dilediniz, doğru bir çözüm olacak mı acaba? Sorry tüm temposunda bunu da önümüze koyuyor…

[Sorry / Zoran Drvenkar / Çev:Gülderen Pamir / Doğan Kitap / Polisiye Gerilim]

posted : Monday, July 26th, 2010

Çimen Türküsü

Siz de, Collin ve Talbo kardeşler gibi gerçek huzur ve mutluluk doğada mı diyorsunuz? Eğer öyle olsaydı, Rousseau’nun Emile’i gibi hepimiz doğada mutlu mesut yaşıyor olurduk. Unutmamak gerekiyor ki, doğa en gerçek kuralların işlediği yerdir… Collin’in de öğreneceği gibi.
Collin annesinin ölümünden sonra babasının kuzenlerinin yanına gönderilir. 11 yaşındaki bir çocuk için oldukça farklı bir ortam olan bu yeni ev, hayatının dönüm noktalarının yaşandığı ev olacaktır. Talbo kardeşler Verena ve Dolly arasında yaşanan tatsızlık sebebiyle evden ayrı, bir ağaç evde iki gece geçirir. Bu iki gecede ise hayatının anlamını sorgulama fırsatını bulan Collin, aynı evde yaşadığı insanlar hakkında da birçok şey öğrenir. Ağaç evde tanıştığı Hakim, Riley, İda Abla’yla çok yakın olmasa da insanlar için yapılabilecek iyilikleri görme fırsatı yakalar. Çocukça yaşadığı aşkı kaybetmenin acısı, adeta anne gibi gördüğü Dolly’nin ölümü Collin’in yaşamdaki dönüm noktalarını oluşturur.
Truman Capote’nin Türkçeye aktarılan tüm eserlerinin son halkası ‘Çimen Türküsü’, hayata tutunamayan, ancak yine de vazgeçmeyen insanların öykülerini şiirsel ve hüzünlü bir anlatımla sunuyor okurlarına. Ayrıca yazarın çocukluk anılarını yansıttığını da söylemek gerek…

[Çimen Türküsü / Truman Capote / Çev: Filiz Karabey Ofluoğlu / Sel Yayıncılık / Roman]

posted : Saturday, July 24th, 2010

Yaşamaya Bak

Paul Bannerman, Güney Afrika´da yaşayan 35 yaşında bir çevrebilimcidir. Berenice ise kampanyaları tüm dünyada yayınlanan ve her dilin dağarcığında yer edinmiş adı olan uluslararası bir reklam kuruluşunda yönetim kademesine yükselmiş bir metin yazarı. Haliyle, Paul’den çok kazanmaktadır, ancak bu durum ilişkilerinde bir dengesizlik oluşturmaz. Mutlu ve ideal bir ilişkisi olan çiftin aldıkları bir telefondan sonra hayatları birden bire ironik bir hal alır. Kanser tedavisi gören Paul, tedavisi sürecinde etrafına görünmez bir ışın gibi yaydığı radyoaktivite sebebiyle sevdikleri için hayati bir tehlike oluşturmaktadır. Bu yüzden anne ve babasının evine dönen Paul, çocuğundan ve Berenice’ten ayrı bir karantina hayatı sürmeye başlar. Kendisine göre, ölümcül hastalıklı, cüzamlı, yani “yeni cüzamlı” olan Paul’e yaklaşmayı göze alanlar yalnızca annesi ve babasıdır. Paul artık çok sevdiği çocuğu ve karısına dokunamayacaktır bile… Bilhassa Güney Afrika’daki ırk ayrımcığılına dair konuları işleyen Nadine Gordimer Yaşamaya Bak ile yine bu topraklardaki insan davranışlarındaki arızaları ortaya koyuyor. Yaşamaya Bak, bireylerin ya da toplumların sonsuza dek sahip olacaklarını sandıkları şeylerden vazgeçmek zorunda kaldıklarında yaşadıkları endişe ve huzursuzluğu anlatıyor.

[Yaşamaya Bak / Nadine Gordimer / Çev.: Kerem Işık / Can Yayınları / Roman]

posted : Friday, July 23rd, 2010

Dünya Gözüyle Futbol - Cogito

Kulaklarda duyma bozukluğuna sebep olan Vuvuzela sesleri, izleyenlerde sinir bozukluğuna sebep olan “yorumcu” yorumları, bahisçilerin sürekli yatan kuponları, bir ay boyunca yüzde yüz başarı gösterip yine de mükellef bir sofraya malzeme olmaktan kurtulamayacak ahtapotuyla bir turnuvayı geride bıraktık. Futbolla doğrudan ilintili olan hiçbir şeyden bahsetmediğimizi fark etmişsinizdir. Çünkü artık dillere pelesenk olmuş “endüstriyel futbol” dünyanın en çok izlenen uluslararası etkinliğini bu hale getirdi. Daha önce de favoriler elenmiş, Kara Kıta’dan bir ülke inci gibi parlamıştı. Daha önce de hakem hataları oyunun kaderini etkilemiş, oyuncular veya antrenörler polemiğe girmişlerdi. Daha önce de final maçları az göllü bitmişti, ancak sanki bunlar ilk defa olmuş gibi tekrarlanıp durdu. İşin “spor” yönünü o kadar unuttuk ki, sponsorların etkisiyle meseleye sadece “eğlendirsinler bizi” diye bakar olduk. Memleketimizden birileri futbolun farklı yönlerini hatırlatmak için bir araya gelmişler neyse ki…

Yapı Kredi Yayınları da üç aylık düşünce dergisi Cogito Yaz 2010 sayısını geride bıraktığımız Dünya Kupası dolayısıyla futbola ayırmış. Yerli ve yabancı toplam 24 “oyuncu”dan oluşan kadrosunda; Kıvanç Koçak’tan David Inglis’e, Tanıl Bora, Osvaldo Soriano’dan Hande Birkalan-Gedik’e, Özgür Dirim Özkan’dan Cevat Çapan’a, Antonio Negri’den Gülengül Altınsay’a pek çok önemli isim yer alıyor. Dünya Kupası vesilesiyle bir araya gelen kadro, futbolun unutulan güzelliklerini, sosyal meselelerdeki kilit konumunu, kadınların ne kadar futbolun içinde olup, ne kadar dışarı itildiğini, Hatice’nin neticeden neden daha güzel olduğunu ele alıyor. Tanıl Bora “Diyarbakırspor” özelinden futbolun etnik yapısını ve yine özellikle Diyarbakır’da neler yapılabileceğine dikkat çekerken, Antonio Negri bütün milliyetçi dönüşümüne rağmen neden Forza Milan diye bağırdığını anlatıyor. Her yazıda futbola özel dikkat yönelteceğiniz sayıda, Tan Morgül ve Turgut Yüksel’in “Futbol İlahi Bir  Tombaladır” yazısı tüm kötülükleri özetlerken, Tunca Arslan “ofsaytta kalan” bir taraftarı aktarıyor: Tribünde not alan, adının Mehmet Şen olduğunu öğreneceğim adamla o sırada yeniden karşılaştım. Gözle görülür biçimde üzgündü. Doğrudan doğruya bana hitaben, “olacak şey mi abi, fark atacağımız takıma yenildik,” diyerek az önce biten maça dair muhabbet etmek istediğini tüm samimiyetiyle belli etti. Cebinden çıkarıp gösterdiği, ricam üzerine bende kalmasına razı olduğu kağıdın iki tarafına notlar almış. Şöyle şeyler yazıyordu: ‘Bunlara bana göre çok fark atarsınız’, ‘Necati Ateş, hertirik yapar, yıldızlaşır’, ‘İki kanat çok zayıf, buradan vurun, sağ kanatı otoban yaparsınız’… Neticede yenilgiden kendisini sorumlu tutuyordu Mehmet Şen, karşılığında tek kuruş para almadığı, bazen eşofman veriyorlar, dediği gönül uğraşını o hafta için gereğince yapamadığı kanaatindeydi.

[Dünya Gözüyle Futbol - Cogito / Kolektif / YKY / Düşünce]

posted : Thursday, July 22nd, 2010

Tanrıların İntikamı 1 - İnsan Avı

Eski Mısır’ın gizemlerle dolu görkemli dünyası hemen hemen herkesi etkileyecek öğeler barındırır içerisinde. Firavunlar, mumyalar, tapınaklar, piramitler, Tanrılar… masalsı bir gerçekliğin içine çeker insanı. Daha önceki romanlarıyla bize bu dünyanın kapılarını açan Mısırbilimci ve yazar Christian Jacq yeni serisi ‘Tanrıların İntikamı’nın ilk kitabı ‘İnsan Avı’ ile yine benzersiz bir yolculuğa çıkarıyor okurlarını.
M.Ö.528 yılının Mısır’ında Çevirmenler Bürosunda yazıcı olarak çalışan Kel, sıradan bir hayat düşlemektedir. Oysa yazgısı ona öyle bir oyun oynar ki Kel ummadığı bir anda kaosun içinde bulur kendisini. Sıradan bir çalışan durumundan, polisin peşinde olduğu azılı bir katil, Firavuna baş kaldıran bir vatan hainine dönüvermiştir. Tüm bunların yanı sıra bir de aşk ateşiyle yanmaktadır. Çözülmesi neredeyse imkansız olayları çözmeye çalışan Kel, adaletsizliğin hüküm sürdüğü bir dünyada adaleti arar. Mısır’ı bir dönem yeniden popülerleştiren ve terör saldırılarıyla değil, turistik özellikleriyle ön plana çıkmasını sağlayan Jacq kadim toprakların gizemiyle bizleri yeniden büyülüyor. Bunu yaparken, geçmişten günümüze bazı şeylerin hiç değişmediğini de gösteriyor.

[Tanrıların İntikamı 1 - İnsan Avı / Christian Jacq / Çev.: Yaşar İlksavaş / Doğan Kitap / Tarihi Roman]

posted : Wednesday, July 21st, 2010

İnsanlık Tarihinde Kara Bir Leke; Srebrenica Soykırımı!

İnsanlık kadar eskidir savaşların varlığı. Bugüne kadar gerçekleşenlerin büyük çoğunluğunun nedeni, insanın insana tahammülsüzlüğü; daha doğrusu kendinden olmayanı değiştirmeye çalışmak ya da himaye altına almak diye açıklanıyor. 90’larda Yugoslavya’nın dağılmasıyla yaşanan savaşları da bu nedene bağlasalar da, kabul etmek gerekir ki ortaya çıkan bilançoyu “isnanlığa” sığdırmak çok da kolay değil. Bu sayfada geçtiğimiz aylarda Joe Sacco’nun çizimiyle Gorazde ve dolayısıyla sözkonusu topraklarda neler yaşandığını hatırlatmıştık. Gazeteci-yazar Mehmet Koçak ‘İnsanlık Tarihinde Kara Bir Leke: Srebrenica Soykırımı!’ adlı kitabında Yugoslavya’daki savaşlar esnasında gerçekleştirilen soykırımı tekrar hatırlatıyor. Dağılma sürecinde üstünlüğü ele geçirmeye çalışan Sırpların Boşnaklara uyguladığı işkenceleri soykırıma vardırmasını belgelerle ortaya koyuyor. Yapılan soykırımın tarihsel sürecini; nedenleri ve sonuçlarıyla beraber aktarırken kapanmayan yaraları gösteriyor. Ayrıca dünyadaki diğer soykırımları, Srebrenica soykırımının hiç bilinmeyen yönlerini, Avrupa’nın ve Birleşmiş Milletler Barış Gücü’nün yapılanlar karşısındaki tutumlarını gözler önüne seriyor. Boşnaklara yapılan katliamı resimleriyle de gösteren kitap, yazarının ‘zevkle okuyup keyif aldığınız bir kitap olmayacak,’ sözünü doğrular nitelikte.

[İnsanlık Tarihinde Kara Bir Leke; Srebrenica Soykırımı! / Mehmet Koçak / Batu Yayınları / Belgesel]

posted : Tuesday, July 20th, 2010

Halide Edib / Biyografisine Sığmayan Kadın

“Siyah çarşafının peçesini sıkı sıkı kapatmış ufak tefek bir kadın birkaç fayton değiştirerek vardığı Galata Köprüsü’nden Gedikpaşa’ya doğru yöneldi. İstanbul sokaklarının tehditkar afişlerle tüm şehre korku salan duvarlarını takip ederek, dalgın, eve ulaştı. Evin pencerelerine kalın battaniyeler germiş, komşulara evi terk ettiklerini söylemiş olan kardeşi Mahmure içeride onu bekliyordu. Kucaklaştılar. Halide ateşler içinde yanıyordu ama, sokağa çıktığında bedenine kumanda edebileceğinden emindi.

O gece büyük oğlunu gördükten sonra Anadolu’ya geçecekti. Küçük oğlunu getirmelerini dahi istememişti. Buna yüreği dayanamazdı. Bir gece önce Anadolu’ya gidenlerin toplanma yeri olan Özbekler Tekkesi’ni polis basmış; orada bekleyen kocası Adnan’la dostları pencereden atlayarak kaçmışlardı. Halide’yi ise Bülbülderesi’nde bir araba bekliyordu. Arabacı onu hemen tanımıştı, korkusu sözlerinden belli oluyordu: ” Sen Halide Edib Hanım değil misin? En çok seni yakalamak istiyorlar!” Arabacı arananlara yardım edenlerin cezasından haberdardı. Halide’nin tepesi attı: “Sana verecekleri ceza en nihayet altı yıllık hapistir. Ölüm cezasının şerefi bana aittir” diye söylendi. Halide kendisini ihbar edene para vaat edildiğini biliyor ancak, arabacıyı ayarlayanlara güveniyordu. Çamlıca’da devriye gezen İngiliz askerler arabanın içindeki basit kadına bakıp arabacıya, “Geç” dediler…” İstanbul´un “ÖLÜM” yazılı sokaklarında her an açılabilir bir peçe ile gezen, 200.000 kişiye hitap etmiş bir kadın olarak bütün şehrin iyi tanıdığı biriydi Halide Edib. Muhalif ruhuyla aşkın ve hürriyetin her gün yeniden kazanılmasına inanmış; böylece devletin kara listesine girmişti. Millî Mücadele’de Onbaşı rütbesiyle görev almıştı. Atatürk’le fikir ayrılığına düşmüş, ama her zaman bağımsızlığa inanmıştı…

Latife Hanım’ın ardından yeni bir biyografi kitabı ile okurlarıyla buluşan İpek Çalışlar, Türk kadınının anıt sembollerinden Halide Edib’le yeniden okurlarıyla buluşuyor. Bilinmeyen mektuplar, tanıklıklar ve arşiv belgeleri arasında geçirdiği dört yıllık araştırmasının ardından, Mustafa Kemal’in yanında kimi zaman karşısında olan, iki çocuk annesi ve Türk edebiyatının büyük yazarlarından Halide Edib’i anlatıyor.

[Halide Edib - Biyografisine Sığmayan Kadın / İpek Çalışlar / Everest Yayınları / Biyografi]

posted : Monday, July 19th, 2010