Dünyanın en sıradışı yaratık kadrosunun bir arada olduğu bir macera Pantolonlar Fora. Şöyle bir saymak gerekirse; mekanik olan ve hareket edebilecek her şeyi çalan Kutu Cüceleri, Tavşan Kadınlar, jilet dişli ve kötü kokulu Aceleci Porsuklar, otçul Tatlısu Denizinekleri, mağarada yaşayan Fransız Peynirleri, evcilleştirilmemiş İngiliz Peynirleri, küçük esnaf olarak adlandırabileceğimiz sıçanlar ve korsanlıkta aradığını bulamayıp çamaşırhane işletmeye soyunmuş korsanlar… Bunlar Sıçanköprü’de yaşayan birbirinden değişik yaratıkların bir kısmı sadece. Bunların arasında bir çocuk… Yeraltı Diyarı’nda yaşayan ve kendisini evlat edinmiş mucit dedesi William ile yaşayan Arthur! Birgün kasabaya, yiyecek erzak almak için çıktığında; Peynir Loncası’nın kötü kalpli üyeleri süt ürünlerini sulandırarak seyrelttiklerine hattâ avladıkları peynirleri hunharca erittiklerine şahit olur. Gördüklerinin korkusu yetmezmiş gibi, Arthur’un mekanik pervaneleri bozulur ve Hırsız’ın elinden son anda kurtulur. Acaba yanına sığındığı Willbury ona yardım edebilecek midir? Aslında tasarımcı ve animasyon sanatçısı olan Alan Snow, ‘Pantolonlar Fora’ isimli bu olağanüstü macerasında yer alan illüstrasyonları da kendisi çizmiş. Soğuk yarıyıl tatilinde sıcacık bir kitap.
[Pantolonlar Fora / Alan Snow / Çev.: İmra Gündoğdu / İthaki Yayınları / Çocuk / Roman]
Madem okullar tatil oldu, öyleyse Akıl Almaz Vordak’ın yardımcılığını yapıp dünyanın hakimi olmanın sırlarını öğrenmenin tam zamanı. Öncelikle karizmatik -tercihen ürkütücü- siyah bir kostüm bulmak gerekiyor. Sonra Vordak’ın engin bilgilerinden faydalanabilirsiniz. Her süper kahramanın mücadele ettiği ‘dünyaya hakim olmak isteyen’ diye adlandırılan ve genellikle ‘kötü’ sınıfına dahil edilen kahramanlardan birisi Vordak. Canım, hep iyilere yardım edilecek diye bir şey mi var? Kötülerin hiç mi yardımcısı yok? Olanların çoğunluğu sakar veya biraz zekadan yoksun oldukları için, bizim gibi zeki ve becerikli yardımcılara ihtiyacı var. Onun için bize öğrettiklerini başarıyla uyguladığımız anda, dünyanın hakimi olmak için hiçbir engel kalmayacak önümüzde. İyi-kötü arasındaki sonsuz mücadelede bu kez kötünün tarafını tutmak isteyeceksiniz, çünkü Vordak fazlasıyla eğlenceli bir kötü. Kitabında bize iyi kahramanları her yönüyle tanıttığı gibi, hazırladığı testlerle nasıl kötülük yapacağımızı öğretiyor. Keyifli illüstrasyonları ve mizahıyla bu eğlenceli kitap tam yarıyıl tatiline göre. Alkım Doğan’ın tek kelimeyle ‘ustalıklı’ çevirisi ise kitaptaki esprileri daha iyi anlamamızı sağlıyor.
[Akıl Almaz Vordak / Scott Seegert / Çev.: Alkım Doğan / Doğan Egmont / Çocuk]
Nerede yaşıyoruz? Daha doğrusu yaşadığımız dünya nerede bulunuyor? Tabi ki evrende bir yerde. Dolaylı olarak bakacak olursak bizler de uzaylı sayılırız, en azından evrenin birer parçasıyız. Yoksa kemiklerimizdeki kalsiyum, kanımızdaki demir doğada da bulunan elementler olduğu gibi, başka gezegenlerde de bulunuyor. Bu bile tek başımıza uzayın bir parçası olduğumuzun bir göstergesi. Peki evren nasıl oluştu? Büyük Patlama diye cevaplamak işin kolayı, bunu bir çocuğa anlatmak ise asıl maharet isteyen kısmı. Mark Brake, Londra Bilim Müzesi Astronomi ve Modern Fizik Bölümü’nün küratörlerinin danışmanlığında, uzay ve zaman hakkında merak ettiğimiz (en azından çocuklarımızın merak edebileceği) bütün ‘zor’ soruları cevaplıyor kitabında. Kafamızı kaldırıp baktığımız gökyüzünden ilk günden bugüne nelerin yaşandığını, gezegenleri, evrenin boyutunu tüm detaylarıyla ve son derece pratik bir şekilde anlatıyor Brake. Sadece uzay mı, zaman kavramını da farklı bakış açılarıyla aktarıyor. Bilinen örnektir, kimi zaman günler çok kısa sürede geçer gibi olurken, kimi zaman da geçmek bilmez ya, işte onun sebebini açıklıyor Brake. Nishant Choksi’nin eğlenceli çizimleri de ayrı keyif veriyor…
[Uzay ve Zaman Hakkında Merak Ettiklerimiz / Mark Brake / Çev.: Turgut Gürer / Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları / Çocuk]
Sizi bilemem ama, 2000’lerde bana en sıkıntı veren şey 80’lerin fütursuzca öne çıkarılmasıydı. Öyle ki her gece kulübünde ‘altın’ yıllar(!) gibi lanse edilip, büyük çoğunluğu kötü olan müzikleri tekrar tekrar çalarak insanların ‘eski olan güzeldir’ sloganı kabak tadı vermişti. Tam kurtulduk diyorken kimi sosyal paylaşım sitelerinde “80’lerde çocuk olmak” başlığı altında onlarca, yüzlerce madde sıralanıyordu. Buradan söylemek gerekir ki, 80’ler sonun başlangıcıydı bir nevi… 80’lerin başı itibariyle John Lennon öldürüldü, Bob Marley öldü, John Bonham öldüğü için Led-Zeppelin dağıldı… Liste daha da uzatılabilir. 80’lerde anlattıklarımızın büyük çoğunluğu yıllar sonra çocukluk yıllarımızdan aklımızda kalanlardı. Yani herkesin alay ettiği vatkalara 80’lerde kaç kişi eleştiri getiriyordu, orası şüpheli. Dahası 80’lerde diye hatırladığımız birçok şey aslında 90’larda cereyan ediyordu ki birçoğumuzun çocuk, diğerlerinin şuursuz genç / ergen olduğu döneme tekabül eder 90’lar ve bugünden geriye dönüp baktığımızda aldanmamız çok olağandır!
Kadir Aydemir’in hazırladığı ve 90’lara çocuk/ergen/yetişkin yaşlarında tanıklık eden onlarca yazarın kendi 90’larını yazdığı “90’lar Kitabı - Çocuk mu Genç mi?” farklı duyguları bir arada yaşamamızı sağlıyor. Küresel ölçekte bakarsak, Berlin Duvarı’nın yıkılması ile dünyada soğuk savaş resmen bitmişken, burnumuzun dibindeki Körfez Savaşı, adeta bir spor müsabakası gibi ‘naklen’ yayınlanıyordu. Gündüz Lazer marka cikletlerden çıkan otomobil, uçak, tank resimlerini biriktiren çocuklar akşam onların gerçeklerini haberlerde gece görüşlü kameralardan izliyordu. SSCB yıkılmış ve haritalar tamamen değişmişti. Bosna’da, izi onlarca yıl silinmeyecek insanlık dramı yaşanıyordu. Bizler ise hâlâ Hugo ve Tolga Abi ile eğleniyor ve giyeceğimiz pantolonun markasının ne kadar önemli olduğunu dile getiriyorduk en büyük isyanımız olarak. Arka mahallemizde birbiri ardına faili meçhul cinayetler işlenirken, Sivas’ta onlarca aydın diri diri yakılırken bizler Kurt Cobain’e ağlıyorduk. O yıllarda gayet normal tabi. 20 yıl sonra 90’ların anlatıldığı yazılarda, sadece Hugo’yu anlatıp bunları es geçmek elbette olmayacaktır. Örneğin Susurluk Kazası’ndan sonra gerçekleştirilen 1 dakika karanlık eylemini, eğlenceli olarak ananlar olduğu kadar meselenin vahametini hatırlayanlar da vardır.
Şöyle bir baktığımızda 90’lar için ‘biz büyürken kirliydi dünya’ demek yanlış olmaz. Ancak, yaşanan onlarca olaya rağmen, sadece Hugo’dan, Tolga Abi’den, metal müzikten dem vurup, aynı yazıda diğer taraftan nelerin yaşandığını hatırlamamak, biraz sıkıntılı geliyor. Örneğin 900’lü hatların yarattığı furya ve sonrasında sebep olduğu birçok aile dramını es geçmek veyahut Siyaset Meydanı gibi bir programı (öyle veya böyle Türk entelektüelini tanıtan başat programlardan birisidir) anılmadan 90’lar kitabı yarım kalacaktır…
90’lar aslında ülkece hafızamızı yitirdiğimiz yılların başlangıcıdır. Onlarca yazardan birkaçı bugüne tesir eden kimi olayları yazmasa, kitabı yıllar sonra okuyanlar, 90’larda hiçbir şey yaşanmamış sanacak neredeyse. Genel olarak iyi bir proje olduğu kadar, hafızamıza nelerin kazındığı açısından da dikkat çekici bir kitap. Ancak bu kitap üzerinden bakıp, ileriki yıllarda yapılacak 2000’ler-2010’lar kitaplarında yazılacak yazılar beni şimdiden kara kara düşündürüyor.
[90’lar Kitabı - Çocuk mu Genç mi? / Haz.: Kadir Aydemir / Yitik Ülke Yayınları / Popüler Kültür]
Tarihi bir buluntu neyi anlatır? Bu soru arkeolojik kazılarda ortaya çıkan bulguların neyi cevapladığıyla ilgilidir aslında. Bir kralın, imparatorun nasıl öldüğünü, mezarlığın yapımında kimlerin veya kaç kişinin çalıştığını, hattâ ambarlarda yer alan erzak miktarını ve daha birçoğunu aktarabilir. Peki bu buluntular, ilk ortaya çıktığında neler yaşandı? Bunu görenler nasıl şaşırdılar, hiyeroglifleri çözenler bunu nasıl başardılar? Mermer heykelleri, çok katlı kuleleri, gizemli mezarlıkları, yeraltı tapınaklarını ortaya çıkarınca neler oldu? C.W. Ceram adeta arkeolojinin romanını yazarak bunları anlatıyor bizlere. “Tanrılar, Mezarlar ve Bilginler” aslında alanında klasikleşmiş bir eser. Katı, akademik anlatımdan uzak kendi içinde bir kurmacayla oluşturulmuş bir araştırma kitabı, Ceram’ın eseri. Örneğin Mısır Piramitleri’nin içine girildiği ilk anda neler olduğunu anlatıp daha sonra tüm detaylarını veriyor piramitlerin. Tevrat’ta bile yer alan bugün ise bir mitolojiye dönen Babil Kuleleri’nin kalıntılarının keşif hikâyelerini anlatıyor. Ve tabii ki en önemlisi, gizli hazineleri gizemli mezarları aktarıyor bizlere. Üstelik bilimsel ve tarihi olayları bir çocuğa masal anlatır gibi, tatlılıkla öğretiyor.
[Tanrılar, Mezarlar ve Bilginler / C.W. Ceram / Çev.: Hayrullah Örs / Remzi Kitabevi / Arkeoloji - Araştırma]
Siz de düşünür müsünüz, zaman zaman, eşyayı adlandıran ilk insanlar o kelimeleri nereden buldular? Taş neden taş örneğin? Hattâ Türkçede köpek sesi ‘hav hav’ ile karşılanırken, neden başka dillerde ‘raf raf’ diye karşılanır? Kimi ortak kelimeler farklı dillerde karşımıza çıkarken, etimolojik kimi incelemeler bizi bambaşka noktalara götürür çoğu zaman. 19. yüzyılın büyük felsefeci, tarihçi ve filologlarından Ernest Renan, Dillerin Kökeni Üzerine isimli deneme/kitabında dillerin kökenini incelerken bir taraftan da dil felsefesinde önemli bir dönemeç yaratıyordu. Dr. Atakan Altınörs titiz çevirisi ve aslına sadık kalınan notlarıyla bu önemli metni daha iyi anlamamızı sağlıyor. Renan, bilhassa Jacob Grimm’in kimi dil önermelerine itiraz veya iştirak ederek dillerin kökeni üzerine detaylı bir felsefe oluşturuyor. Örneğin en önemli dayanaklardan birisi ‘çocuk dili’. Bu hareket noktasından, aynı dil grubuna veya ailesine bağlı dillerin nerede ayrıldığını ve nasıl ayrıldığını tespit etmeye çalışıyor. Renan, aynı zamanda dili insan aklının en önemli ürünlerinden biri mi, yoksa Tanrı vergisi bir yetenek mi olduğu yönünde de tartışıyor. Dil meselesine biraz ilgi duyan herkesin okuması gereken önemli bir kitap.
[Dilin Kökeni Üzerine / Ernest Renan / Çev.: Dr. Atakan Altınörs / Bilge Kültür Sanat / Dil Felsefesi]
Her zaman anlatılan hikâyelerden birisidir. Hitler, Güzel Sanatlar akademisinin sınavını geçseydi bugün belki bir sanatçı olarak anılacaktı, diye. Elbette bir başka Adolf çıkıp başka şeyler yapabilirdi ama, bazı şeyler daha farklı olabilirdi. Phil Mason, “Napolyon’un Basuru” isimli kitabında tarihi değiştiren, küçük ve önemsiz gibi görünen, ama hem olayın kahramanları hem de insanlık için önemli olayları anlatıyor kitabında. Örneğin, Maraton’un hikâyesini bilirsiniz. Atinalılar ve Persliler arasında yaşanan Marathon Savaşları’ndan adını alır. Pheidippides isimli askerin, durumu haber vermek üzere koştuğu mesafe, 1896’da düzenlenen Olimpiyatlar’da onun anısına koşulmuştur. İlk mesafe 41,843 km olmasına rağmen bugünkü tescilli mesafe 42,195 km’dir. Bunun sebebi ise, 1908 Londra Olimpiyatları’nda Prenses Mary’nin kızlarından birinin doğumgünü daveti nedeniyle başlangıç mesafesi çocuk odasının penceresi altına taşınır. Bitiş noktası ise VIP locasının önüne getirilir. O gün bugündür mesafe 42,195 km’dir. Phil Mason’un kitabında buna benzer yüzlerce tarihi detay yer alıyor. Bu bilgi hayatınızı ne kadar değiştirir bilinmez ama, kimi masalarda muhabbet sıkışınca imdadınıza yetişeceği kesin.
[Napolyon’un Basuru / Phil Mason / Çev.: Ali Cevat Akkoyunlu / Everest Yayınları / Tarih]
2011’in son günlerinde düzenlenen askeri bir operasyonda öldürülen kaçakçılar ne yazık ki gündemde değil. Ne de olsa memlekette önemli olaylar birbiri ardına yaşanıyor. Meselenin siyasi boyutunu bir kenara koyalım. Sınırlardaki köy halkının geçim kaynaklarından birinin, yıllardır, kaçakçılık olduğunu ülkemizdeki birçok insan neredeyse yeni idrak ediyordu. Bölgenin kültürel ve sosyal yaşantısına aslında o kadar uzağız ki, birçok zaman sapla samanın karışmasına sebep oluyor bu durum. Emine Uçak Erdoğan’ın öykü kitabı Keje’yi biraz da bu yönüyle okumak gerek belki. Coğrafya, töre derken yaklaşık 30 yıldır bir de terör yüzünden her şeyin tersine döndüğü Doğu’dan bilhassa Güneydoğu’dan öyküler bunlar. Ahmet’in, Berivan’ın, Zozan’ın; tahta pabuçların, çocukça hayallerin peşindeyken artık orasının “oyun yeri” olmadığını söyleyen askerin uyarısıyla eve dönen çocukların, gece mermi sesleriyle, patlama sesleriyle uyuyamayan çocukların öyküleri. Daha önce sözünü ettiğim noktaya geri gelmek gerek artık. Emine Uçak Erdoğan’ın da çocukluğunun geçtiği coğrafyanın gündelik, sosyal ve kültürel yaşantısına dair o kadar güzel dipnotları veriyor ki, birer belgesel niteliğinde öyküler hepsi. Üstelik arada bu topraklara ait ‘Kül Kedisi’ masalı da yer alıyor!
[Keje - Bir Gecede Büyümek / Emine Uçak Erdoğan / Timaş Yayınları / Öykü]
Geride bıraktığımız senenin sonlarında Umberto Eco ve Orhan Pamuk’un yazarlık serüvenlerini, nasıl yazdıklarını, nasıl çalıştıklarını, roman yazarken kafalarında dolaşan tilkileri ifşa ettikleri konferans metinlerini okumuştuk. Anılarla itirafların, birikimle aktarımın bir arada ilerlediği kitaplardı. Paul Auster seriyi tamamlıyor. Çağdaş Amerikan edebiyatının, moda prodüksiyonlarına prim vermeyen, en özgün kalemlerinden Paul Auster, “Kış Günlüğü” isimli kitabıyla bir yazar ve insan olarak hayatını kaleme alıyor. Ama nasıl? Öyle sıradan, doğdum, yaşadım, yazdım diye aktarmıyor hiçbir şeyi. Hattâ birinci ağızdan bile söylemiyor bunları. Kendisini yargılayarak, sorgulayarak yapıyor bunu. Demek istediğim, yazar Auster insan Auster’a seslenerek anlatıyor her şeyi. Dili öyle etkileyici. “Sen,” diye seslendiği insan Auster’ın her şeyini açıklıyor yazar Auster. Anı olsa da kurgusuyla ve diliyle romanlara taş çıkaracak bir kitap Kış Günlüğü. annesiyle bir gün arayla olan doğumgününü bakın nasıl anlatıyor: “O yüzden doğumgünlerinizi hep birlikte kutlardınız, şimdi annenin ölümünden dokuz yıl sonra bile saat şubatın ikisinden üçüne geçtiği anda ister istemez onu düşünüyorsun.”
[Kış Günlüğü / Paul Auster / Çev.: Seçkin Selvi / Can Yayınları / Anı]
Evvel zaman içinde, İngiltere’nin çok katlı binalarından birinin bodrum katında Paul isminde bir çocuk yaşarmış. Paul, günlerden bir gün gökyüzüne dokunmak istemiş ve binanın son katına kadar çıkmış. Afacan Paul, bazen de Ay’ın Ay değil, gökyüzünde bir delik olduğunu düşünüyormuş. Aslında bunu bir kuram gibi söylemiyormuş, öylesine çıkmış ağzından ama insanlar duymuş bir kere onun isteğini. Bu olağanüstü arkadaş canlısı çocuğun sıradışı isteğinin gerçekleşmesi için herkes seferber olmuş. Göğe uzattıkları yükser bir merdivenle Ay’a kadar çıkıp ona dokunmasına yardım etmiş herkes. Gerçekten de Ay, Ay değil bir delikmiş. Hem de içinde birçok sır barındıran bir delik. Başta annesi biraz endişelense de Paul’e asla bir şey olmamış. Dostu Benjamin’in de söylediği gibi; “böyle fikirleri olan bir çocuk asla düşmez.” David Almond, Ay’a Tırmanan Çocuk’la müthiş bir modern masal yazmış aslında. Öyle ki, Ay’a dokunmak isteyen Paul sayesinde ‘insan’ olmanın, hoşgörülü olmanın, dostluğun, yardımlaşmanın , paylaşmanın ne kadar güzel ve önemli olduğunu anlıyoruz tekrar. Haliyle herkes Paul gibi düşünse ve öyle davransa gerçekten bu dünyada kimse düşmeyecektir. Ola ki düşen birileri denk gelirse ona tez vakitte bir yardım eli uzandığını da görürüz demektir. Bunlar Ay’a dokunmak kadar zor olmasa gerek.
[Ay’a Tırmanan Çocuk / David Almond / Çev.: Mine Kazmaoğlu / Günışığı Kitaplığı / Çocuk]