Dönme Kadınlar

Birçok üniversite yayınlarının önemli bir eksiği kapattığı ve karşılaşmamız çok zor kitapları yayımladıklarını düşünenlerdenim. Koç Üniversitesi Yayınları da sözünü ettiğim eksiği gideren nitelikte kitaplarla çıtayı yükseltenlerden. ‘Dönme Kadınlar’ akademik ifadeyle etkileyici bir ‘mikrotarih çalışması’ ama aslında olağanüstü hikâyeler toplamı.
Mekânımız Akdeniz! Venedik’ten İstanbul’a, Balkanlar’dan Ege’ye, Dalmaçya kıyılarından Fransa, İspanya, Kuzey Afrika’ya uzanan..
Zaman 1572-1645 arası.
Kahramanlarımız ise birbirinden farklı din, ülke ve dünyalardan kadınlar! Dursteler, farklı bir şey yapıyor kitabında. ‘Dine başkaldıran’ anlamına gelen, Hıristiyanlık’tan İslam’a geçen ve aslında ‘erkekleri’ kasteden ‘dönme’lik kavramına ‘kadın’ üzerinden yaklaşıyor. Biraz daha prizmatik yaklaşımla, sadece Hıristiyanlık’tan İslam’a geçen kadınlar için değil, politik, dini, toplumsal cinsiyet algısına ilişkin hangi şekil ve yerden gerçekleşmişse oradan ‘dönme’ kadınların hikâyelerini aktarıyor. Tuhaf bir biçimde, bugün bile karşımıza çıkan namus, töre, toplumsal koşullar gibi erkek egemen kurallara o zamanlarda başkaldıran kadınların hikâyeleri. Tabii aynı zamanda, tamamen siyasi/stratejik hamle düşüncesiyle dönen kadınların da hikâyeleri. ‘Dönme Kadınlar’ toplumsal cinsiyet, kimlik ve sınır kavramlarına ‘kadın’lık üzerinden yaklaşan, okunması şart, ‘çok iyi bir’ tarih kitabı.

[Dönme Kadınlar / Eric R. Dursteler / Çev.: Deniz Koç / Koç Üniversitesi Yayınları / Tarih]

posted : Friday, May 24th, 2013

Cehennem

Dan Brown’ın son romanı ‘Cehennem’i çok merak ettiniz değil mi? Henüz kitabı almadıysanız, ‘Aman filmini izlerim’ diyenlerdenseniz, “Langdon bu sefer hangi heykeli anlatacak” dediğiniz zaman bile merak ettiniz. Son haftalarda birbiri ardına, hem yerli hem yabancı kaynaklardan Dan Brown ve ‘Cehennem’le ilgili haberler duydunuz çünkü. Merak etmeye mecbur bırakıldınız. “Usta bu kez neler yapmış” diyenler bu meraklanma sürecinden tatlı bir keyif aldıkları için, onların canına minnet. Merak ettiniz, çünkü ettirdiler. Zira, Dan Brown numarasını daha kitabı çıkmadan yapmaya başlamıştı. 15 Ocak’ta, 140 darbelik çağrısından sonra, birkaç dakika içinde 2.5 milyon insan, kitabın kapağını oluşturan mozaikte yer almak için server’ları çökertti. Amaç, Brown’ın son romanının adını ve kapağının nasıl olduğunu öğrenmekti. 12 ülkeden yayınevlerinin çevirmenleriyle ortaklaşa uyguladıkları çeviri faaliyetini bilmeyen kalmadı. Adeta, Ortaçağ’ın gizli tarikat kâtipleri gibi bir efekt yarattığına değinmiyorum bile… Kitabın son bölümlerinin İstanbul’da geçmesi de dumanı üstünde konular. Siz durun daha ne numaralar çıkacak o ‘Cehennem’den. Çünkü Dan Brown yine yapıyor numarasını…
‘Amerikalı’ sanat tarihçi ve simgebilimci Prof. Robert Langdon yine birbirinden eski Avrupa şehirlerinde saraylarda, müzelerde, özellikle ‘kiliselerde’, meydanlarda fink atıyor. Yanında yine kendisinden genç, bulunduğu şehrin diline ve kültürüne hâkim, tuhaf bir kadın var. Arada kıpırdanmalar olsa bile sevişmediği bir kadın. Yine uluslararası, yeraltı ve kalburüstü bağlantıları olan, ‘suç’la kol kola karanlık oluşumlar var. 100 metre öteden gördüğünüzde bile tanıyacağınız tetikçi/katil var. Yine koşturma var. Yine Langdon, adeta öğreten adam gibi bize sanat tarihinden, tarihten, gizli topluluklardan, tarihin sırlarından anekdotlar aktarıyor. Zaten her şey burada farkını ortaya koyuyor. Dedektif olmasa da Langdon yılların polis şeflerine kök söktürecek düğümleri çözüyor o anekdotlar sayesinde. BU sefer Da Vinci yerine Dante’nin etkisi üzerinden ilerliyoruz tarihi mekânlar arasında, katman katman! Dante’nin kılavuzu Virgilius misali anlatıyor bize hem Langdon hem Brown. Floransa’dan çıkıyor yola, varıp geliyor İstanbul’a. Ayasofya’nın karanlık kuytularına iniyoruz…
Yine soluk soluğa okuyoruz. Bahsi geçen eserlerin ne olduğuna (üşenmeyip) bakarak okuyun, kitabın görselliğini daha iyi anlayacaksınız. Okumasanız bile, kısa süre sonra her noktasını bileceksiniz, çünkü herkesten duyacaksınız. Bakalım beklediğinize değmiş mi?

[Cehennem / Dan Brown / Çev.: İpek Demir, Petek Demir / Altın Kitaplar / Roman]

posted : Thursday, May 23rd, 2013

Çağdaş İran Edebiyatının Doğuşu ve Gelişmesi

Sakın kitabın adına bakıp “Eyvah bir ders kitabından söz edecek” demeyin. Çünkü alıştığımız, sıkıcı, mıy mıy bir ders kitabından çok daha fazlası. Ne de olsa, İran bizim için bir komşudan çok daha fazlasıdır. Bunun sebepleri arasında edebiyat da vardır ki, İran edebiyatı da alıştığımız edebiyatlardan çok daha fazlasıdır. Ülkemizde konunun uzmanı olarak ilk akla gelen isimlerden Prof.Dr. Mehmet Kanar, ‘Çağdaş İran Edebiyatının Doğuşu ve Gelişmesi’ isimli kitabında 18’inci yüzyıldan 20’nci yüzyıla değin İran edebiyatının geçirmiş olduğu evreleri farklı türler üzerinden izah ediyor. Gelelim, neden okumamız gerektiğine. Sebebi basit, İran’ı daha yakından tanımak için. Zira yüzyıllardır aynı coğrafyada sırt sırta verdiğimiz İran’la geçtiğimiz süreçler ve yaşadıklarımız o kadar benzer ki, bunu edebiyat tarihinden de görebiliriz. Örneğin 18’inci yüzyıldan 20’nci yüzyılın ortalarına kadar yaşananlar neredeyse bizimle paralel. Çünkü ‘Batılılaşma’ hareketleri başlamıştır ve ordunun modernize edilmesi beraberinde birtakım sosyal değişiklikleri de getirmiştir! Bir Tanzimat dönemi, art arda ıslahat fermanları, meşrutiyet dönemleri, gündelik hayata dahil olan gazeteler, yeni biçimlerle yazılan şiirler, ‘Batılı’ örnekleri gibi kaleme alınan tiyatrolar ve daha nicesi. Bir tek isimleri farklı. Kanar, örnek metinlerle zenginleştirdiği kitabında, edebiyatı kadar bize İran’ı ve kültür tarihini anlatıyor

[Çağdaş İran Edebiyatının Doğuşu ve Gelişmesi / Mehmet Kanar / Say Yayınları / Edebiyat Tarihi]

posted : Wednesday, May 22nd, 2013

Profesör Y ile Konuşmalar

Isidore Lucien Ducass namı diğer Comte de Lautreamont, şiir kitabı Maldoror’un Şarkıları’nda “Ondokuzuncu yüzyılın sonu görecek kendi şairini” sözleriyle tüm dünyaya meydan okumuştu! Öyle de oldu. Kimsenin yüzünü bile görmediği bu adamın birçok yazar, şair, ressam üzerinde (Türkiye de bu listeye dahil) yadsınamaz bir etkisi oldu. Benzer sert darbelerden birini yaklaşık yarım asır sonra Louis-Ferdinand Celine vurmuştu… ‘Gecenin Sonuna Yolculuk’ta yaptıkları hâlâ tartışılıyorsa, bu darbenin etkisindendir. Ama Celine durmamış, daha sert darbeler indirmeye devam etmişti, tam 23 yıl sonra. ‘Profesör Y ile Konuşmalar’ bunun en sivri dilli örneklerinden. Lautreamont’un tek cümlelik meydan okumasını, onlarca sayfada, fena alay ederek defalarca tekrarlıyor.
‘Gecenin Sonuna Yolculuk’ yayımlandıktan sonra, kimileri yere göğe sığdıramamış, kimileri bu ‘baş belası’nın fena baş ağrıtacağını fark edip onu alaşağı etmeye çalışmıştı. Bu hacmen küçük ama etki olarak büyük kitabında herkese ‘ayar veriyor’ Celine. Yayıncısına, yazara, okura, eleştirmene, ödül jürilerine, akademisyenlere acımadan tekme tokat girişiyor. Onun ‘Gecenin Sonunda Yolculuk’ta kullandığı ‘coşkun’ anlatımı beğenmeyenler, anlamayanlar, taklit edenler, ödüllendirenler için hayali bir röportajla daha beter saydırıyor. Onun dili böyle hoyrat kullanmasını ‘tecavüz’ olarak nitelendirenlere daha ağır bir hoyratlıkla ve açıkça “1932’den bu yana, layıkıyla vurduk dibe, tecavüzcülüğümüz kesmedi, üstüne bir de hain olduk, kesmedi soykırımcı olduk, kesmedi öcü olduk… adını bile anmayacaksın benim gibisinin!..” sözleriyle cevap veriyor. Yani, Celine’i kızdırmaya gelmiyor. Argosunu, küfürünü, keskin ironisini, çatal dilini, zehirli asabiyetini kusuveriyor üstümüze… Aslında kendi ‘dil sandığı’nı açıyor bize. Çırılçıplak karşımıza dikiliyor üslubu. Keşfettiği bu ‘numara’sını sergilerken vitesi daha da büyütüyor, kimseye acımadan.
“Yazı dilinde coşku!.. Yazı dili kurumuştu çoktan, çatlamıştı ve ben ne yaptım, yazı diline geri kattım coşkuyu!… Ötmüyoruz boşuna! İnan inanma, ıvır zıvır işler değil bunlar!.. Öyle bir numara ki bu, öyle bir sihir ki bu, ver en dangalak adamın eline, sırf ‘yazarak’ alsın aklını başından!.. ‘Konuşmanın’ coşkusunu döküversin kâğıda! Öyle havagazı değil yani!” Celine’in herkesi ipe dizdiği bu hayali söyleşisini, olağanüstü doğallığıyla çeviren Ayberk Erkay’ın da hakkını teslim ederek, vakit geçirmeden okunması gereken bir kitap.

[Profesör Y ile Konuşmalar / Louis-Ferdinand Celine / Çev.: Ayberk Erkay / YKY /  Anlatı]

posted : Tuesday, May 21st, 2013

Eve Dönmenin Yolları

‘Eve Dönmenin Yolları’nı okuduktan sonra çok üzüleceksiniz. Çünkü, “Neden Türkiye’de hâlâ böyle roman yazılmadı,” deyip bu üzüntünüzü dile getireceksiniz. Ama mutlulukla devam edeceksiniz; “1973’teki Şili Darbesi’nin çocuklar, o yıllarda büyüyenler üzerindeki etkilerini bu kadar güzel anlatan bir kitap okuduk,” diye. Çünkü çok benzer bir yıkım yaşanmıştı Türkiye’de; işkenceler, kayıplar, yıllar süren mahpuslar, faili meçhuller. Bugün 30’lu ve biraz üstü insanların birçoğunun annesi, babası, dayısı, halası belki dedesi benzer hızardan geçmişti. Zambra 1985’ten, yani Şili darbesinden 8 yıl sonra başlattığı romanında bunu yapıyor. Hem de çocukluk aşkı hikâyesi anlatarak, bugünden. Ağarmış sakallı, sözleri neredeyse ayet gibi ezberlenen birçok yazarın tuğla gibi kitaplarda yapmayı başaramadığını, yüz küsur sayfada yapıyor. Daha en başında bunun bir roman olduğunu söylüyor. Sonra okuduğumuz romanı bize tekrar anlatıyor, neden yazdığını, sözde, izah edeyor. Sonra geri dönüyoruz romana. Yani kurmacadan gerçeğe ve daha da kurmacaya öyle bir geçiyor ki bir kere daha hayran kalıyoruz yalın diline, üslubuna. Katmanlı metin neymiş onu da gösteriyor, iç içe metinlerin çerçevelerinin neredeyse spiral halini aldığı bir illüzyon yaratıyor. ‘Devrim uğruna ölen’ herkese selam ediyor. Ama hiç ölümü olmayanların hep duyduğu tuhaf hissin de altını çiziyor. 

[Eve Dönmenin Yolları / Alejandro Zambra / Çev.: Çiğdem Öztürk / Notos Kitap /  Roman]

posted : Monday, May 20th, 2013

Seks Argosu

Şimdiye kadar ‘bir kitap okudum hayatım değişti’ demediyseniz, bu kitabı okuduktan sonra diyeceksiniz. Hem vallahi, hem billahi. Çünkü -ola ki hâlâ bilmeyenler varsa- bu kitabı okuduktan sonra, ‘kestane’nin her zaman sadece bir meyve, ‘gülle’nin her zaman demir top, ‘mobilya’nın sadece ev ve ofislerimizde kullandığımız gereçler bütünü olmadığını anlayacaksınız. Sonra o kelimelere eskisi gibi bakın bakalım, tabii kolaysa… Taşkın Su, daha önce Faruk Kadri Timurtaş, Ali Püsküllüoğlu ve en çok da Hulki Aktunç’un titiz çalışmaları sonrası hayatımıza kattıkları ‘argo sözlükleri’ne bir yenisini ekliyor. Filiz Bingölçe gibi alanı daraltarak, bu kez ‘seks hayatı’ içerisinde kullanılan kelimeleri, tanıklarıyla aktarıyor. 5 yıllık bir çalışmanın ürünü ve elbette eksikleri olabilir. Ama geliştirmek için sizin önerilerinizi de bekliyor yazar. Hulki Aktunç, “argo dilin gizli örgütüdür” derdi. Gerçekten de dilin en önemli baharatlarındandır. Doğru ve yerinde kullanılan eserler, tadından yenmez.  Örneğin devler ülkesine giden veya cüceler diyarına düşen Gulliver’in isminin Otomatik Portakal’da erkek cinsel organını karşıladığını fark ettiğiniz anda, her şey farklı bir boyut kazanır. En başta söylediğime geri geliyorum, siz bir de Taşkın Su’nun hazırladığı ‘Seks Argosu’nu okuyun. Bakalım eskisi gibi rahatlıkla ‘elinize kalem alabilecek’, eskisi gibi ‘incir’ yiyebilecek misiniz! 

[Seks Argosu / Taşkın Su / Marjinal Kitap / Sözlük]

posted : Friday, May 17th, 2013

Maximilian Ponder’in Muteber Beyni

Kapağı açıp, ilk sayfalarını okumaya başladığınız anda, kafa tasınızı aşıp, beyninize şaplaklar indirecek bir roman, ‘Maximilian Ponder’in Muteber Beyni’. Öyle kelime oyunu yapmak için kurulmuş bir cümle değil bu. Zira isminde Latin alfabesinden F hariç bütün harfleri barındıran kahramanımız Max Ponder’in ve ömrünü ona adamış en nihayetinde (yoksa en başında mı demeli) kafasını vücudundan ayırma görevini yerine getirecek Adam Last’ın amacı zaten bu. (aklı başında okurlar Adam -ilk insan olan- ve Last -son- arasında kurulan kelime oyununu hemen fark etmişlerdir, neyse bu şakanın hakkını kitapta da veriyorlar zaten…)
İzah etmeye çalışayım; Max Ponder genç yaşında bir insan beyni kataloğu çıkarmaya başlar. Hedefi üç yıllık bir çalışmadır. Ama onlarca yıl sürer. Yüzlerce cilde yayılır. Ama bu kataloglama esnasında, yeni kayıtlara maruz kalmamak uğruna dünyadan soyutlanmak zorunda kalır. İnsan beyni kataloğu da ne ola ki, diye soranlara söyleyeyim, bildiğiniz, hatırladığınız, tanık olduğunuz, gördüğünüz, okuduğunuz her şeyin kaydını tutmak. Üstelik an be an! Tahmin ettiğiniz gibi Marcel Proust etkisiyle karşı karşıyayız. Ama, Ironmonger hiç korkmadan, üstüne de koyuyor. Öyle selâm vermek değil, sıkıca sarılmaktan bahsediyorum. Çünkü bir taraftan Max Ponder, diğer taraftan Adam Last hatırlıyor, anlatıyor, yazıyor, yaşıyor, konuşuyor. Max kendini dünyadan soyutlayıp, yeni bilgi kirlenmesinden kendini uzak tutmaya çalışırken Adam onun bütün işlerini yürütmek durumundadır. Aynı zamanda Ponder ailesinin kara kutusu olacaktır. Ironmonger, Ponder’in yazıp Last’ın anlattıklarıyla ustaların hakkını teslim ederken, bir taraftan da günümüz İngilteresi’ne de sağlam sataşmalarda bulunuyor… Hayranı değil, ‘hastası olacağınız’, beyninizin bütün loblarında hissedeceğiniz bir roman. Madlen kurabiyelere hücum!

[Maximilian Ponder’in Muteber Beyni / J.W. Ironmonger / Çev.: Elif Ersavcı / Kolektif Kitap / Roman]

posted : Thursday, May 16th, 2013

Bilim Yolunda 100 Yıl / Boğaziçi Üniversitesi Mühendislik Fakültesi

Şüphesiz ülkemizdeki muteber eğitim kurumları arasındandır Boğaziçi Üniversitesi. Çünkü, Robert Kolej’den devraldıkları bir geleneğe sahiptir. ‘Bilim Yolunda 100 Yıl’ Boğaziçi Üniversitesi Mühendislik Fakültesi’nin devraldığı geleneği ve bir asırlık serüvenini anlatıyor. Ancak alışılmış ‘eğitim kurumu’ hikâyesinin çok dışında. Çünkü daha kuruluşundan itibaren kaderi siyasetle birlikte şekillenmiş. Örneğin, Ahmet Vefik Paşa 1890 yılında vefat ettiğinde padişah II. Abdülhamit şehirde kabristan için yer göstermemiş ve “Onu toprak verdiği Hıristiyan okulunun yakınlarına gömün ki, ezan sesleri yerine çan sesleriyle uyusun,” demiş. Çünkü, Paşa, Paris’te elçiliği sırasında yaptığı masrafları devletten alamamış ve büyük borç altına girmiş. Bunun üzerine 1859’da “Protestanlara asla yer satmayacağını” söylese de, 1861’de, Rumelihisarı arkasında sahibi olduğu araziden, altı dönümlük bölümü 30 bin dolara Robert Kolej’in yapılması için satmıştı. Ancak inşaat için gerekli izin 1869’da Amiral David Farragut’un Sadrazam Âli Paşa ile bizzat görüşmesi sayesinde çıkmıştı. Kadere bakın ki, Robert Kolej’in inşaatında kullanılan taşlar, Fatih’in Rumelihisarı’nı inşa ederken kullandığı taş ocağından çıkarılıyordu. Boğaziçi Üniversitesi Mühendislik Fakültesi’nin 100 yılının anlatıldığı kitap, Osmanlı İmparatorluğu’nun son yıllarına, değişen rejimin ülkede yarattıklarına ve Türkiye’deki eğitim kurumları tarihine ışık tutuyor.

[Bilim Yolunda 100 Yıl / Boğaziçi Üniversitesi Mühendislik Fakültesi / Mustafa Baykan, Vecdi  Çıracıoğlu / Boğaziçi Üniversitesi Yayınları / Monografi]

posted : Wednesday, May 15th, 2013

Arkadan Müdahale

Aykut Kocaman, UEFA Ligi’nde yarı finale çıktıktan sonra yaptığı açıklamada “bizi geçen sene Avrupa’ya göndermeyenlere ‘Yarı Final’den selam olsun” dediği zaman, birçok gazeteci de o selâmı alanlar arasındaydı. Sözünü edeceğim kitabın yazarı, Kenan Başaran hariç. Çünkü Başaran, yazdığı yazılarda sürecin doğru işletilmesi gerektiğine ve ‘savunma hakkı’ meselesine vurguda bulunan birkaç kişi arasındaydı. Yazdığı yazılar ve yaptığı haberlerle, bugün 3 Temmuz Süreci olarak anılan, ‘Şike davası’nı en yakından takip eden gazetecilerin başında geliyordu ve en azından Fenerbahçeler tarafından birkaç kere kara listeye alınmıştı. Ama hakkını teslim etmek gerekir ki, süreç esnasında yürütülen olağanüstü PR faaliyetleriyle paralize olan spor basını içerisinde, serinkanlı duruşunu koruyabilen, kafasını toptan kaldıran ve pozisyonları derinlemesine süzen birkaç kalemden birisiydi Kenan Başaran. Futbolun içindeki ‘ekonomik’ dinamiklere hakim olmasında yatıyor bu durum. Yani ‘sadece sahada kazanılamayan’ oyunun, dışında olmasına rağmen içine etki eden, masada ve kulislerde birinci gündem maddesi olan ‘para’nın gücünden haberdardır. Hâl böyle olunca, ‘şike davası’nın içinde sahaya yansıyan veya yansımayan pazarlıkları, yayıncı kuruluş etkisini, siyasi faktörleri, ‘rant’ kavgasını ve daha birçok şeyi bir arada değerlendirmeye muktedir bir isim Kenan Başaran. ‘Arkadan Müdahale’ isimli kitabı da tüm yönleriyle 4 Temmuz’dan bugüne olanları anlatıyor.
Tahmin edeceğiniz üzere, kitaptaki aslan payı Fenerbahçe ve Aziz Yıldırım’a ait. Ama birçoklarının olaylar sıcakken bile ihmal ettiği diğer takımları, isimleri, söylemleri tarafsızlığıyla yeniden aktarıyor. Örneğin başta Aykut Kocaman olmak üzere kimi isimlerin hakkını veriyor. Hattâ Aziz Yıldırım’ın cezaevindeyken sergilediği ‘dirayetli’ duruşu da taktir ediyor. Belki itiraz edilecek tek nokta; süreç esnasında Fenerbahçe taraftarının sergilediği ‘kenetlenme’yi, ‘dik duruş’u veya siyasi argümanla değerlendirilen ‘Fenerbahçe’yi cemaate teslim etmeme’ algısını, Aziz Yıldırım etkisine endekslemesi olacaktır. Zira taraflı tarafsız herkes kabul etmelidir ki, Fenerbahçe taraftarının çok hızlı bir şekilde gerek politize gerek apolitik olarak tepki göstermesi, son yılların en sağlam ‘sivil itaatsizliği’dir. Siyasi olsun olmasın, sahaya yansısın yansımasın, Türk futbolunda etkisi uzun süre devam edecek bir hadisedir ‘Şike Davası’. Davayı daha iyi anlama kılavuzu ise, hiç şüphesiz Kenan Başaran’ın eksiksiz kitabı ‘Arkadan Müdahale’. Çünkü olayı didik didik ederek masaya yatırıyor. Futbolun, neden asla sadece futbol olmadığını, ‘içeriden’ ve en etkili örnekle anlatan bir kitap.

[Arkadan Müdahale / Kenan Başaran / İletişim Yayınları / Futbol / Araştırma]

posted : Tuesday, May 14th, 2013

Ateş Denizi

Daha önce Peyami Safa, Ahmet Haşim ve Yahya Kemal’in biyografilerini ve Yahya Kemal’in müstakil romanını yazan Beşir Ayvazoğlu, ‘Ateş Denizi’yle yine Türk kültür ve sanat hayatının en önemli figürlerinden birini anlatıyor. ‘Ateş Denizi’ Tamburi Cemil Bey’in ve Tamburi Cemil üzerinden bir dönemin romanı. Daha önce vefatının doksanıncı yılı dolayısıyla Tamburi Cemil Bey hakkında yazdığı yazıda, Cemil Bey’in kayıp mezarına değinmiş ve hiç olmazsa onu hatırlatan sembolik bir mezar taşı dikilmesi gerektiğinden söz etmişti Beşir Ayavazoğlu yazısında. Kitabın önsözünde belirttiğine göre, Üniversite reformuyla Darülfünun’daki görevinden kovulan, gerçekten yaşadığı bile şüpheli Galip Tahiroğlu isimli, birisinin gönderdiği yüklüce bir zarftan çıkan evraklardan sonra bu romanı kaleme almış Ayvazoğlu. Elbette burada bir roman/romancı oyunu yaratıyor Ayvazoğlu. Zira Selim İleri’nin de hatırlattığı gibi Galip Tahiroğlu, yazarın müstear isimlerinden… Ayvazoğlu, ‘Ateş Denizi’nde 1930’ların Türkiyesi’ne dair yarı belgesel bir romana imza atıyor. Cumhuriyet’le birlikte yeniden kurulan bir ülke ve her sabah yeni bir inkılaba uyanan aydınlar. Her yeni inkılap sonrası nereye savrulacağı endişesi içinde hayatta kalma çabaları. Beşir Ayvazoğlu, belki de yakın tarihi en iyi anlatacağı isimle, Tamburi Cemil Bey’le 1930’ların Türkiyesi’ni, bugüne etkisini başarılı bir romanla anlatıyor. 

[Ateş Denizi / Beşir Ayvazoğlu / Kapı Yayınları / Roman]

posted : Monday, May 13th, 2013