“Yemeye-içmeye meraklı Defterdarzâde Mehmed Paşa’nın mutfağında ‘yüz aded mertebânî ve yüz aded fağfûr-ı Çînleri’ vardı, üstelik güreşe tutuşup sofranın üstüne devrilen paşaların fagfûrîleri kırıp ‘haşhaş tanesi’ haline getirmelerine de içerlemezdi.” Bu alıntı Evliya Çelebi Seyahatnâmesi’nden. Bundan birkaç sayfa önce de mertebânî’nin ne olduğunu açıklıyor Çelebi. Hindistan’dan gelme bir çeşit yeşil topraktan yapılma kâse. Bu kâselerin üzerine zehir dokununca (zehirli bir yemek) rengi değişir veya kırılan bir özelliği sahip bu kâselere saraylarda özel yer ayrılırmış. Evliya Çelebi için, aslında bize kendi döneminin tüm özelliklerini eksiksiz anlatan bir sosyolog desek yanlış olmaz. Marianna Yerasimos, Evliya Çelebi Seyahatnâmesi’nde yemek kültürü ile ilgili yer alan bütün bölümleri tek tek ele alıp hem dönemi içinde yorumluyor hem de sistematik bir dizin içerisinde, izah ediyor. Evliya Çelebi gezip gördüğü yerlerdeki devlet erkânından mahalle sakinine, bulunduğu yörenin sofra âdetlerinden yenilen yemeklere, kullanılan mutfak malzemesine kadar her şeyi eksiksiz aktarıyor. Sarayından sokağına, Osmanlı mutfak kültürü birinci elden kaynakla ve uzman incelemesiyle bu kitapta yer alıyor.
[Evliya Çelebi Seyahatnâmesi’nde Yemek Kültürü / Marianna Yerasimos / Kitap Yayınevi / Tarih]
Çocukken hayâl arkadaşı olanlardan mısınız? Kubrick’in yönettiği Shining’deki Danny gibi parmağıyla konuşanlar biraz ürkütücü kalıyor ne yazık ki. Max’in vahşi arkadaşları, ‘vahşi’ olarak anılsa da dünyanın en sevimli arkadaş grubu. Max içinde kurt ve rüzgârın ruhunu taşıyan, yalnız ve ne yazık ki ailesi tarafından anlaşılamayan bir çocuktur. Birgün annesi onu cezalandırır ve Max yelkenlisine bindiği gibi evden kaçar. Üzerindeki kurt kostümü sayesinde vahşi arkadaşlarıyla kısa sürede kaynaşır Max. Onlar kendi ailesinden çok benimsemişlerdir. Max’in krallığında beraber kaleler yapar, oyunlar oynarlar. Max’in özlediği arkadaşlık tam da böyle bir şeydir işte. Ama bir yere kadar. Evini özleyip, geri dönmek isteyene kadar… 1963’te Maurice Sendak’ın yazıp çizdiği, 2009’da Spike Jones tarafından sinemaya uyarlanan macera, Dave Eggers tarafından romana uyarlanmış. Filmin senaryolaştırılmasında da görev alan Eggers, bu olağanüstü macerayı dolu dolu bir romana çevirmiş. Max ve onun sevimli canavar arkadaşlarıyla yaşadıklarını okurken, Karen O imzası taşıyan filmin soundtrack albümünü dinlemek, kusursuz bir atmosfer yaratmanızı sağlayacak. Yılın ilk güzelliklerinden…
[Vahşi Şeyler / Dave Eggers / Çev.: Begüm Güzel / Siren Yayınları / Roman]
Dostoyevski’nin meşhur sözüdür; “hepimiz Gogol’ün paltosundan çıktık.” Rus edebiyatının seyrini değiştiren, kendinden sonraki o akıl almaz ustalar nesline zemin hazırlayan dehanın başında gelir Gogol. Onun içindir ki, ondan sonra gelen her Rus yazarında ondan bir parça vardır, olmak zorundadır. Gogol için söylenecek söz çok, kahramanları için söylenecek şeyler daha çok. Bu büyük dehayı ve eserlerini daha iyi anlamak için, usta bir çilingirin maymuncuğuna ihtiyacımız vardır. Bu çilingir şüphesiz Nabokov’dan başkası değil. Büyük usta, en büyük ustayı öyle bir anlatıyor ki, her satırında, her cümlesinde, her kelimesinde ikisine de hayranlığınız artıyor. Nikolay Gogol biyografisinde Nabokov, ölümünden geriye sarıyor zaman çizgisini. Sonra gençliğine ve eserlerine, eserlerindeki kahramanlara odaklanıyor. Her kahramanda yeni bir Gogol portresi çiziyor. Aslında kuru bir biyografi olmadığı gün gibi ortada olsa da, Nabokov bas bayağı bir roman yazıyor kahramanın Gogol olduğu. Onu öyle bir evirip çeviriyor ki, mizah yazarı olarak ünlenen Gogol’ün hayatındaki trajediyi ve ironiyi tüm boyutlarıyla aktarıyor. Gogol’ün paltosundan çıktıkları bir gerçek, ama Nabokov’un metnini okuduktan sonra insan ister istemez ekliyor: ‘aslında onun burnuna tutunarak hayatlarını sürdürdüler…’
[Nikolay Gogol / Vladimir Nabokov / Çev.: Yiğit Yavuz / İletişim Yayınları / Biyografi]
Türk kültür, sanat, edebiyat dünyasında yer etmiş şahısların anılarını okuduğumuzda belli bir dönem için sıklıkla aynı mekân adları karşımıza çıkar. Küllük Kıraathanesi, İkbâl Kıraathanesi, Meserret Kıraathanesi, Lebon Pastanesi, Markiz Pastanesi, Baylan Pastanesi… bir nefeste sayacağımız mekânlardır. Ahmet Hamdi Tanpınar, Nurullah Ataç, Reşat Ekrem Koçu, Necip Fazıl Kısakürek, Orhan Kemal, Kemal Tahir, Sait Faik Abasıyanık, Attilâ İlhan da bu mekânların birkaç müdavimidir yalnızca. Adeta Türk edebiyat tarihi bu kahvehanelerde ve pastanelerde gizlidir. Sadece edebiyat tarihi mi? Sanat ve düşünce dünyası ve hattâ siyaset dünyası bile bu kahvelerde gizlidir. Çünkü dönemin bütün aydınları bu mekânlarda bir araya gelip konuşur ve tartışırlarmış. Zaman zaman “bugün neden edebiyatçı kuşağı yok” tartışmalarının açıklamaları arasında, “çünkü Küllük veya İkbal gibi kahvelerimiz yok,” denmesinin sebebi de budur. Cem Sökmen, Eski İstanbul Kahvehaneleri isimli incelemesinde aslında kültür tarihimizin önemli bir kilometre taşına ışık tutuyor. Dönem aydınlarının iletişim ortamı olarak, eski İstanbul hahvehanelerini irdeliyor. Dönemin ‘sosyal medya’sını daha yakından öğrenmek için, detaylı bir çalışma.
[Eski İstanbul Kahvehaneleri / Cem Sökmen / Ötüken Neşriyat / İnceleme - Araştırma]
Dünyanın en sıradışı yaratık kadrosunun bir arada olduğu bir macera Pantolonlar Fora. Şöyle bir saymak gerekirse; mekanik olan ve hareket edebilecek her şeyi çalan Kutu Cüceleri, Tavşan Kadınlar, jilet dişli ve kötü kokulu Aceleci Porsuklar, otçul Tatlısu Denizinekleri, mağarada yaşayan Fransız Peynirleri, evcilleştirilmemiş İngiliz Peynirleri, küçük esnaf olarak adlandırabileceğimiz sıçanlar ve korsanlıkta aradığını bulamayıp çamaşırhane işletmeye soyunmuş korsanlar… Bunlar Sıçanköprü’de yaşayan birbirinden değişik yaratıkların bir kısmı sadece. Bunların arasında bir çocuk… Yeraltı Diyarı’nda yaşayan ve kendisini evlat edinmiş mucit dedesi William ile yaşayan Arthur! Birgün kasabaya, yiyecek erzak almak için çıktığında; Peynir Loncası’nın kötü kalpli üyeleri süt ürünlerini sulandırarak seyrelttiklerine hattâ avladıkları peynirleri hunharca erittiklerine şahit olur. Gördüklerinin korkusu yetmezmiş gibi, Arthur’un mekanik pervaneleri bozulur ve Hırsız’ın elinden son anda kurtulur. Acaba yanına sığındığı Willbury ona yardım edebilecek midir? Aslında tasarımcı ve animasyon sanatçısı olan Alan Snow, ‘Pantolonlar Fora’ isimli bu olağanüstü macerasında yer alan illüstrasyonları da kendisi çizmiş. Soğuk yarıyıl tatilinde sıcacık bir kitap.
[Pantolonlar Fora / Alan Snow / Çev.: İmra Gündoğdu / İthaki Yayınları / Çocuk / Roman]
Madem okullar tatil oldu, öyleyse Akıl Almaz Vordak’ın yardımcılığını yapıp dünyanın hakimi olmanın sırlarını öğrenmenin tam zamanı. Öncelikle karizmatik -tercihen ürkütücü- siyah bir kostüm bulmak gerekiyor. Sonra Vordak’ın engin bilgilerinden faydalanabilirsiniz. Her süper kahramanın mücadele ettiği ‘dünyaya hakim olmak isteyen’ diye adlandırılan ve genellikle ‘kötü’ sınıfına dahil edilen kahramanlardan birisi Vordak. Canım, hep iyilere yardım edilecek diye bir şey mi var? Kötülerin hiç mi yardımcısı yok? Olanların çoğunluğu sakar veya biraz zekadan yoksun oldukları için, bizim gibi zeki ve becerikli yardımcılara ihtiyacı var. Onun için bize öğrettiklerini başarıyla uyguladığımız anda, dünyanın hakimi olmak için hiçbir engel kalmayacak önümüzde. İyi-kötü arasındaki sonsuz mücadelede bu kez kötünün tarafını tutmak isteyeceksiniz, çünkü Vordak fazlasıyla eğlenceli bir kötü. Kitabında bize iyi kahramanları her yönüyle tanıttığı gibi, hazırladığı testlerle nasıl kötülük yapacağımızı öğretiyor. Keyifli illüstrasyonları ve mizahıyla bu eğlenceli kitap tam yarıyıl tatiline göre. Alkım Doğan’ın tek kelimeyle ‘ustalıklı’ çevirisi ise kitaptaki esprileri daha iyi anlamamızı sağlıyor.
[Akıl Almaz Vordak / Scott Seegert / Çev.: Alkım Doğan / Doğan Egmont / Çocuk]
Nerede yaşıyoruz? Daha doğrusu yaşadığımız dünya nerede bulunuyor? Tabi ki evrende bir yerde. Dolaylı olarak bakacak olursak bizler de uzaylı sayılırız, en azından evrenin birer parçasıyız. Yoksa kemiklerimizdeki kalsiyum, kanımızdaki demir doğada da bulunan elementler olduğu gibi, başka gezegenlerde de bulunuyor. Bu bile tek başımıza uzayın bir parçası olduğumuzun bir göstergesi. Peki evren nasıl oluştu? Büyük Patlama diye cevaplamak işin kolayı, bunu bir çocuğa anlatmak ise asıl maharet isteyen kısmı. Mark Brake, Londra Bilim Müzesi Astronomi ve Modern Fizik Bölümü’nün küratörlerinin danışmanlığında, uzay ve zaman hakkında merak ettiğimiz (en azından çocuklarımızın merak edebileceği) bütün ‘zor’ soruları cevaplıyor kitabında. Kafamızı kaldırıp baktığımız gökyüzünden ilk günden bugüne nelerin yaşandığını, gezegenleri, evrenin boyutunu tüm detaylarıyla ve son derece pratik bir şekilde anlatıyor Brake. Sadece uzay mı, zaman kavramını da farklı bakış açılarıyla aktarıyor. Bilinen örnektir, kimi zaman günler çok kısa sürede geçer gibi olurken, kimi zaman da geçmek bilmez ya, işte onun sebebini açıklıyor Brake. Nishant Choksi’nin eğlenceli çizimleri de ayrı keyif veriyor…
[Uzay ve Zaman Hakkında Merak Ettiklerimiz / Mark Brake / Çev.: Turgut Gürer / Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları / Çocuk]
Sizi bilemem ama, 2000’lerde bana en sıkıntı veren şey 80’lerin fütursuzca öne çıkarılmasıydı. Öyle ki her gece kulübünde ‘altın’ yıllar(!) gibi lanse edilip, büyük çoğunluğu kötü olan müzikleri tekrar tekrar çalarak insanların ‘eski olan güzeldir’ sloganı kabak tadı vermişti. Tam kurtulduk diyorken kimi sosyal paylaşım sitelerinde “80’lerde çocuk olmak” başlığı altında onlarca, yüzlerce madde sıralanıyordu. Buradan söylemek gerekir ki, 80’ler sonun başlangıcıydı bir nevi… 80’lerin başı itibariyle John Lennon öldürüldü, Bob Marley öldü, John Bonham öldüğü için Led-Zeppelin dağıldı… Liste daha da uzatılabilir. 80’lerde anlattıklarımızın büyük çoğunluğu yıllar sonra çocukluk yıllarımızdan aklımızda kalanlardı. Yani herkesin alay ettiği vatkalara 80’lerde kaç kişi eleştiri getiriyordu, orası şüpheli. Dahası 80’lerde diye hatırladığımız birçok şey aslında 90’larda cereyan ediyordu ki birçoğumuzun çocuk, diğerlerinin şuursuz genç / ergen olduğu döneme tekabül eder 90’lar ve bugünden geriye dönüp baktığımızda aldanmamız çok olağandır!
Kadir Aydemir’in hazırladığı ve 90’lara çocuk/ergen/yetişkin yaşlarında tanıklık eden onlarca yazarın kendi 90’larını yazdığı “90’lar Kitabı - Çocuk mu Genç mi?” farklı duyguları bir arada yaşamamızı sağlıyor. Küresel ölçekte bakarsak, Berlin Duvarı’nın yıkılması ile dünyada soğuk savaş resmen bitmişken, burnumuzun dibindeki Körfez Savaşı, adeta bir spor müsabakası gibi ‘naklen’ yayınlanıyordu. Gündüz Lazer marka cikletlerden çıkan otomobil, uçak, tank resimlerini biriktiren çocuklar akşam onların gerçeklerini haberlerde gece görüşlü kameralardan izliyordu. SSCB yıkılmış ve haritalar tamamen değişmişti. Bosna’da, izi onlarca yıl silinmeyecek insanlık dramı yaşanıyordu. Bizler ise hâlâ Hugo ve Tolga Abi ile eğleniyor ve giyeceğimiz pantolonun markasının ne kadar önemli olduğunu dile getiriyorduk en büyük isyanımız olarak. Arka mahallemizde birbiri ardına faili meçhul cinayetler işlenirken, Sivas’ta onlarca aydın diri diri yakılırken bizler Kurt Cobain’e ağlıyorduk. O yıllarda gayet normal tabi. 20 yıl sonra 90’ların anlatıldığı yazılarda, sadece Hugo’yu anlatıp bunları es geçmek elbette olmayacaktır. Örneğin Susurluk Kazası’ndan sonra gerçekleştirilen 1 dakika karanlık eylemini, eğlenceli olarak ananlar olduğu kadar meselenin vahametini hatırlayanlar da vardır.
Şöyle bir baktığımızda 90’lar için ‘biz büyürken kirliydi dünya’ demek yanlış olmaz. Ancak, yaşanan onlarca olaya rağmen, sadece Hugo’dan, Tolga Abi’den, metal müzikten dem vurup, aynı yazıda diğer taraftan nelerin yaşandığını hatırlamamak, biraz sıkıntılı geliyor. Örneğin 900’lü hatların yarattığı furya ve sonrasında sebep olduğu birçok aile dramını es geçmek veyahut Siyaset Meydanı gibi bir programı (öyle veya böyle Türk entelektüelini tanıtan başat programlardan birisidir) anılmadan 90’lar kitabı yarım kalacaktır…
90’lar aslında ülkece hafızamızı yitirdiğimiz yılların başlangıcıdır. Onlarca yazardan birkaçı bugüne tesir eden kimi olayları yazmasa, kitabı yıllar sonra okuyanlar, 90’larda hiçbir şey yaşanmamış sanacak neredeyse. Genel olarak iyi bir proje olduğu kadar, hafızamıza nelerin kazındığı açısından da dikkat çekici bir kitap. Ancak bu kitap üzerinden bakıp, ileriki yıllarda yapılacak 2000’ler-2010’lar kitaplarında yazılacak yazılar beni şimdiden kara kara düşündürüyor.
[90’lar Kitabı - Çocuk mu Genç mi? / Haz.: Kadir Aydemir / Yitik Ülke Yayınları / Popüler Kültür]
Tarihi bir buluntu neyi anlatır? Bu soru arkeolojik kazılarda ortaya çıkan bulguların neyi cevapladığıyla ilgilidir aslında. Bir kralın, imparatorun nasıl öldüğünü, mezarlığın yapımında kimlerin veya kaç kişinin çalıştığını, hattâ ambarlarda yer alan erzak miktarını ve daha birçoğunu aktarabilir. Peki bu buluntular, ilk ortaya çıktığında neler yaşandı? Bunu görenler nasıl şaşırdılar, hiyeroglifleri çözenler bunu nasıl başardılar? Mermer heykelleri, çok katlı kuleleri, gizemli mezarlıkları, yeraltı tapınaklarını ortaya çıkarınca neler oldu? C.W. Ceram adeta arkeolojinin romanını yazarak bunları anlatıyor bizlere. “Tanrılar, Mezarlar ve Bilginler” aslında alanında klasikleşmiş bir eser. Katı, akademik anlatımdan uzak kendi içinde bir kurmacayla oluşturulmuş bir araştırma kitabı, Ceram’ın eseri. Örneğin Mısır Piramitleri’nin içine girildiği ilk anda neler olduğunu anlatıp daha sonra tüm detaylarını veriyor piramitlerin. Tevrat’ta bile yer alan bugün ise bir mitolojiye dönen Babil Kuleleri’nin kalıntılarının keşif hikâyelerini anlatıyor. Ve tabii ki en önemlisi, gizli hazineleri gizemli mezarları aktarıyor bizlere. Üstelik bilimsel ve tarihi olayları bir çocuğa masal anlatır gibi, tatlılıkla öğretiyor.
[Tanrılar, Mezarlar ve Bilginler / C.W. Ceram / Çev.: Hayrullah Örs / Remzi Kitabevi / Arkeoloji - Araştırma]
Siz de düşünür müsünüz, zaman zaman, eşyayı adlandıran ilk insanlar o kelimeleri nereden buldular? Taş neden taş örneğin? Hattâ Türkçede köpek sesi ‘hav hav’ ile karşılanırken, neden başka dillerde ‘raf raf’ diye karşılanır? Kimi ortak kelimeler farklı dillerde karşımıza çıkarken, etimolojik kimi incelemeler bizi bambaşka noktalara götürür çoğu zaman. 19. yüzyılın büyük felsefeci, tarihçi ve filologlarından Ernest Renan, Dillerin Kökeni Üzerine isimli deneme/kitabında dillerin kökenini incelerken bir taraftan da dil felsefesinde önemli bir dönemeç yaratıyordu. Dr. Atakan Altınörs titiz çevirisi ve aslına sadık kalınan notlarıyla bu önemli metni daha iyi anlamamızı sağlıyor. Renan, bilhassa Jacob Grimm’in kimi dil önermelerine itiraz veya iştirak ederek dillerin kökeni üzerine detaylı bir felsefe oluşturuyor. Örneğin en önemli dayanaklardan birisi ‘çocuk dili’. Bu hareket noktasından, aynı dil grubuna veya ailesine bağlı dillerin nerede ayrıldığını ve nasıl ayrıldığını tespit etmeye çalışıyor. Renan, aynı zamanda dili insan aklının en önemli ürünlerinden biri mi, yoksa Tanrı vergisi bir yetenek mi olduğu yönünde de tartışıyor. Dil meselesine biraz ilgi duyan herkesin okuması gereken önemli bir kitap.
[Dilin Kökeni Üzerine / Ernest Renan / Çev.: Dr. Atakan Altınörs / Bilge Kültür Sanat / Dil Felsefesi]