Uğur Dündar adı, basında her zaman, tarafsızlık, iyi gazetecilik, başarı gibi sözlerle anılır. Ortaya çıkardıkları dosyalar, korkusuzca üzerine gittiği davalar sadece basın tarihinin değil, yakın tarihimizin önemli hadiseleridir. Bunların haricinde yanında yetişen onlarca isimle bir okul gibidir Uğur Dündar. Uzun yıllar TRT’de görev yaptıktan geçtiği Doğan Grubu’nda da mesleğini başarıyla gerçekleştirmiştir. Profesör Celal Şengör’ün konuk olduğu son Arena programında, canlı yayında son vedasını etmişti izleyicilerine Dündar. Çünkü kimileri gibi sessiz sakin “iyi uykular sayın seyirciler” demeyi yedirememiştir meslek onuruna! O günlerden kısa süre önce yayınlanan İşte Hayatım isimli kitabına girmeyen olayları paylaşıyor bu kez bizimle Dündar! Baştan söyleyeyim, uzun yıllar çalıştığı gruptan ayrıldıktan sonra eteğindeki taşları dökmek için kaleme alınmış bir kitap değil bu. Yer yer sitem ediyor belki, ama her zaman herkesin hakkını teslim ediyor Dündar. Bu kitabında, bilhassa son zamanlarda kendine yöneltilen asılsız iddiaların ve suçlamaların cevaplarını veriyor açık sözlülükle. Cem Uzan dönemini, 28 Şubat günlerini, verdiği kavgaları, üzerine gittiği dosyaları ve çalışma hayatındaki diğer olayları tek tek aktarıyor. Dündar’a bir kere daha hayran kalacağınız bir kitap.
[İyi Uykular Sayın Seyirciler / Uğur Dündar / Bilgi Yayınevi / Güncel]
Dünya edebiyatının ayrıksı imzalarındandır Boris Vian. Çağdaş bir Baudelaire misâli; şiirleri de, romanları da, öyküleri de birer elem çiçeğidir… Daha çocuk yaşta ortaya çıkan kalp sorunu, bütün bir ömrünü “cehennemde bir mevsim”e döndürmüştür. Yazdıklarında da bu cehennem mevsiminin yakıcılığı vardır. Bir Kara Kedi İçin Blues’da olduğu gibi. On öyküden oluşuyor kitap, on keskin bıçaktan demek daha doğru olur belki de… Daha ilk öyküde boşluğumuza indiriyor yumruğunu. Ayağı mayında bir asker, çeksem mi çekmesem mi diye düşünürken cephe savaşının son günlerini anlatıyor, üzerine insan parçaları yağarken! Sonrasında neyin gerçek, neyin hayal olduğunu unuttuğumuz metinler çıkıyor karşımıza, korkunç gerçeküstücülüğüyle. Mezar taşı yontan öğrencilerle tanıştırıyor bizi, bir horoz yüzünden lağıma düşen kara kediyi kurtarmaya çalışıyoruz sonra. Yanında çalışanları aç bırakan zalim patronlara isyan ediyoruz, en az kahramanı kadar intikam ateşi yanıyor içimizde… Akıl hastanesinden çıktığı gün, kendini köprüden aşağı attığı sanılan Andre’nin ölümüne bütün ömrü boyunca yanında duran Binbaşı’nın sebep olduğunu bir tek biz biliyoruz en sonunda… Sevgi ve nefret dolu, asabı bozuk öyküler toplamı, “Bir Kara Kedi İçin Blues”. Boris Vian’ın kanla yazdığı öyküleri kusursuz bir hayal dünyasına çağırıyor bizi… Bir de kitabı yayımlamadan evvel son bir tashih kontrolünden geçirselermiş, demeden edemiyor insan!
[Bir Kara Kedi İçin Blues / Boris Vian / Çev.: Anıl Karol / Marjinal Kitap / Öykü]
Eskiden semt pazarlarında, “ne alırsan 1 milyon” tezgahları vardı. Tezgâhın sahibi bağırarak sıralardı ürünlerini; “çakı, çakmak, ayna, tarak, makara, yumak, fırça, mekik, yemeğe kekik” diye… Sisters Kardeşler’i de ben böyle tanımlayacağım. Roman adeta bir sandık, içinde neler yok ki; western, eğlence, soygun, cinayet, entrika, keder ve en önemlisi kusursuz bir yol hikâyesi! Charlie ve Eli Sisters adlı iki kiralık adam. Büyük patronların işini yapan, pasaklı görünen silahşorlardan. Meşhur, at sırtında oradan oraya gidip çizmeleriyle ölen adamlar bunlar. Commodore diye anılan işverenlerinin son emrini yerine getirmek için, ölümden dönüyor, öldürüyor, soyuluyor ve soyuyorlar! Öyle hep kazanan abilerden olmadıkları gibi, kabyedenlerden de değiller. İki birader, iki ortak olmasına rağmen büyük bir çekişme içindeler! Adeta yolda birbirlerini yeniden tanıyor gibiler. Daha doğrusu her durakta aralarındaki bağ kuvvetleniyor. Küçük kardeş Eli’ın sürekli efkârlı ve düşünceli olmasının yanında Charlie’nin hiçbir şeyi umursamaması (para hariç) tadına doyulmaz bir yolculuğa çıkarıyor bizi. Sisters Kardeşler’i aslında en güzel özetleyen ifade “gerçek” anlamda “bir atımı seven kovboy” serüveni okuyoruz. Zira kovboyların asıl yoldaşlarının atları olduğunu, silahlarından veya keskin nişancılıklarından bile daha çok onlara güvendiklerine dair bir roman, diğer bir okumayla… Üstelik tam da “altına hücum” dönemi, anlayacağınız gerilim zirvede! Bildiğiniz bütün kovboyların pabucunu dama atacak Sisters Kardeşler, zımba gibi bir roman!
[Sisters Kardeşler / Patrick de Witt / Çev.: Avi Pardo / Domingo Kitap / Roman]
Firdevsî’nin Şehname adlı eserinde anlatıldığına göre, İran Şahı Cemşîd (Cem), birgün ava çıktığında ayağına yılan sarılmış bir kuş görür. Askerlerine kuşun ayağındaki yılanı vurmalarını, ama kuşa zarar vermemelerini emreder. Keskin nişancıları emri yerine getirirler. Kuş da Cemşîd’in yanına konduğunda ağzındaki dal parçasını önüne bırakır. Cemşîd bu dal parçasını toprağa gömer ve ilk asmayı yetiştirmiş olur. Bu asmanın meyvesinin suyu da daha sonra şaraba evrilecektir. Başka mitolojik kaynaklarda şarap hikâyesi diğer isimlere atfedilir. Antik Yunan’dan, Doğu medeniyetlerine, Avustralya’dan Fransa’ya kadar her yerde farklı bir hikâye anlatılmasına rağmen özne hep şaraptır. Felsefeci Roger Scruton bu ‘muhteşem’ içkinin medeniyet tarihindeki, kültür tarihindeki yeri ve etkisini anlatıyor. Şarabın felsefesini ele alıyor desek daha doğru olur aslında. Platon’la, Nietzsche’yle, Sartre’la, Schopenhauer’la kadeh tokuşturup şarap eşliğinde muhabbete oturuyor. Şarap uygarlık kadar eskidir sözünün yerine, “bizzat şarabın kendisi bir uygarlıktır” diyerek bunun sebeplerini izah ediyor, olağanüstü bir dille. Yani sıkıcı; şarap nedir, en iyi bağlar nerededir tadında bir şarap rehberi değil bu kitap. Şarabın felsefesine dair bir kitap. Hayyam’dan ilham alarak “dünya dertleri zehir, şarap panzenir,” işte öyle bir kitap.
[İçiyorum Öyleyse Varım / Roger Scruton / Çev.: Akın Terzi / Aylak Kitap / Felsefe - Genel Kültür]
İnsanı kıskandıracak bir gezi ve fotoğraf albümü “Bir gün Mutlaka Havana”. Küba’ya gidip gelenlerden hep duyarız ya, “Fidel ölmeden görmek gerek,” diye. Sonra içten içe hayıflanırız imkânımız yok diye, işte onun ispatı. Hâlâ gidemeyenlere bir teselli ve motivasyon kitabı Bir gün Mutlaka Havana. Bu kez gezgin fotoğrafçı Levent Özçelik, bize sokak sokak gezdiriyor Havana’yı. Henüz gidemeyenler bu sayede teselli buluyorlar. Puronun kokusunu, sokaklarda çalınan rumbanın ritmini, insanların sesini, güneşin sıcaklığını duyacağınız fotoğraflar bunlar. Bu sözlerime bakıp, klişeleri ardı ardına sıraladığımı sanmayın sakın. Marifet fotoğrafçıda olduğu kadar, fotoğrafçının çektiği mekânda da var. Devrimle beraber anılan ülkenin, hâlâ bir devrimi yaşayan şehri Havana’nın köşesi bucağını evimize getirmiş Özçelik. Genel görüntülerden sonra, Havana’nın otomobillerini, Havana’nın yüzlerini, Havana’nın müziğini, Havana’nın arka sokaklarını ve Havana’nın taşrasını görüntüleyip anlatmış. Her bölümün başında kısa şiirsel yazılar var. Bu yazılar sözünü ettiğimiz fotoğrafları çekmeye başlamadan öncesine ait. Zaten başka söze gerek yok. Çünkü fotoğraflar çok daha fazlasını anlatıyor. Siz de “bir gün mutlaka gideceğim” diyorsanız, gidene kadar bu albümle arzularınızı giderebilirsiniz. Tabi kıskanmayacaksanız.
[Bir gün Mutlaka Havana / Levent Özçelik / Era Medya / Fotoğraf - Gezi]
Türk edebiyatının ‘saklı su’yu Behçet Necatigil’in “Bir şair yaşamıştı Zonguldak’ta / Adı Rüştü Onur’du / Bilseydi hatırlanacağını / Ölümünden sonra / Memnun olurdu.” diyerek hatırladığı ve hatırlattığı bir isimdir Rüştü Onur. Bugün kimler hatırlar orası meçhûl. Rüştü Onur yaşadığı dönemde birçok edebiyatçının yakın dostu olduğu kadar, kendi halinde, naif isimlerdendir. Örneğin Salâh Birsel’in elli yıllık dostuydu Rüştü Onur. Bu kitap da bu dostluğun hatırasına hazırlanmış. Birsel, “insanları çokça seviyordu, şiir savaşında şiirin sırtını yere getirmek için sağlığını bile savaş meydanına sürmekten çekinmiyordu” dediği dostu Rüştü Onur’un şiirlerini, mektuplarını, bazı öykü ve yazılarını, Rüştü Onur için yazılan yazıları bir araya getirmiş ‘Rüştü Onur’ kitabında. Orhan Veli ile Ziya Osman Saba karışımı duyarlılığı dikkatinizi çekecek şiirlerinde. Orhan Veli gibi sokaktan ama Saba gibi çekingen bir ruh haliyle seslendiğini göreceksiniz. Hakkında yazılan yazılarda ise, bir dönem Türk edebiyatının / edebiyatçısının huzursuzluğu olan ‘öldükten sonra hatırlanacak mıyız’ düşüncesinden mustarip olduğunu göreceksiniz. Büyük usta Necatigil’in söylediği gibi… Ama neyse ki Salâh Birsel gibi bir dostu varmış Rüştü Onur’un. O hatırlansın diye her şeyi yapmış, bugünlere kalan!
[Rüştü Onur / Salâh Birsel / Sel Yayıncılık / Monografi / Biyografi]
Osmanlı İmparatorluğu için sonun başlangıcıydı I. Dünya Savaşı. Artık çirkin şakalara konu olan, ‘Almanlar kaybedince biz de kaybettik’ sözüyle birlikte andığımız ve çoğunlukla Çanakkale Zaferi ve Sarıkamış Cephesi ile hatırlayıp diğer yönlerini ‘unuttuğumuz’ bir durumdur. Balkan Devletleri ‘milliyetçi’ anlayışla bağımsızlıklarını ilan edip birer birer imparatorluktan ayrılırken, payitaht çok uluslu bu toprakları bir arada tutmak için yeni yollar arayıp bazı hayallerin peşine koşuyordu son çare olarak. Bu dönemin kumandanı Enver Paşa ise, ‘mükemmel Alman imparatorluğu’ hayranlığı sebebiyle deyim yerindeyse topyekün biat ediyordu. Öyle ki hiçbir çıkarı olmadan, hattâ hiçbir yazılı antlaşma imzalanmadan savaşta Almanya’nın yanında katılıyor ve birçok cephede Osmanlı ordusu görev alıyordu. Toplam 39 milyon ölünün yarım milyondan fazlasının Osmanlı askeri olması bile birçok şeyi anlatıyor. Erdoğan Aydın, ‘Osmanlı’nın Son Savaşı’ isimli tarih kitabında Turan hayali ile çıkılan ama Sevr’de sona eren yolun tüm detaylarını anlatıyor. Sonun başlangıcı diye andığımız olayları Enver Paşa üzerinden gözler önüne seriyor. Osmanlı, gerçekte savaşa niye girdi ve bunun müsebbibi kimlerdi, ellerine ne geçti sorularını sorup cevaplarını veriyor.
[Osmanlı’nın Son Savaşı / Erdoğan Aydın / Kırmızı Yayınları / Tarih]
Yayınlandığı tarih itibariyle, bırakın yayın tarihini o günden beri çığır açıcı kitaplardan birisi ‘Öteki Dünya’. Uzun adıyla; ‘Ay Devletleri ve İmparatorlukları’. Cyrano de Bergerac’ın 1640’larda yazdığı küçümen bir metin. Ama yaratıcılığı ve etkisi sayfalarca eseri geride bırakacak derecede bir metin. Cyrano de Bergerac, döneminin toplum eleştirisini yaptığı Öteki Dünya’da vücuduna bağladığı şişelere ‘çiy’ damlaları doldurur, güneşin doğmasıyla buharlaşan çiyler sayesinde göğe yükselir. Sonsuz uzaya çıktıktan sonra Ay’a iner. Yanlış okumadınız, dünyanın uydusu olan Ay’dan söz ediyoruz. Ama durum biraz farklıdır, zira Ay’dakiler için de dünya onların uydusudur. Burada toplumsal düzen, dinsel inanışlar, kadının sosyal yaşantıdaki yeri, devletler arası ilişki, bilimin geldiği nokta, hattâ dil ve sanatların geldiği nokta da olağanüstü seviyededir. Yani Cyrena de Bergerac’a göre olması gereken seviyededir. Cyrano de Bergerac ironik bir dille yazdığı bu ütopyasında hem nalına hem mıhına vurarak dönemini eleştirirken, kitabının toplanmaması ve kendisinin suçlanmaması için bilim kurgu şeklinde anlatmış her şeyi. Kitabın bu yönlerinin haricinde Cyrano de Bergerac’ın dehasına hayran kalacaksınız. Yakın zamanda gerçekleşen birçok bilimsel olay ve Ay devletlerinin kullandığı dil kitabın en büyük sürprizlerinden.
[Öteki Dünya / Savinien Cyrano de Bergerac / Çev.: Mustafa Demirkan / YKY / Roman - Ütopya]
Eskiden mektup arkadaşlığı vardı, internetle beraber ‘chat aşkları’ var hayatımızda. Şöyle bir etrafınızda araştırma yapsanız, hiç görmediği bir kadın veya erkekle, sadece chat üzerinden bir aşk/ilişki yaşayıp yine chat üzerinden ayrılan insanlar bulmanız çok da zor olmayacak. Hattâ bugünün ilişki dinamikleri arasında bile önemli bir yere sahip, gün içinde iki sevgili arasında gerçekleşen chat diyalogları… Füsun Saka’nın Zamansız adlı romanı da temelinde bir chat aşkını anlatıyor. Daha doğrusu chat ortamında kurulmuş bir ilişki üzerinden kadın kahramanımız Efsa’nın yaşadıklarını okuyoruz. Sorunlu bir evliliğin son demlerindedir Efsa. Sevgilisiyle buluştuğu günün ardında gözlerini hastanede açar. Aradan birkaç gün geçmiştir ve hafızası yavaş yavaş yerine gelir. Kocasından hastanedeyken vakit geçirmek için istediği bilgisayar aracılığıyla, ‘Zamansız’ takma adlı bir adamla chat yapmaya başlar. Aralarındaki gizem dolu ilişki, bir süre sonra Efsa’nın yarı öykü yarı gerçek hayat hikâyesini anlatmasına evrilir. Zamansız’daki iç içe geçen hikâyelerde Efsa’nın erkeklerle yaşadığı ‘sorunlu’ ilişkilerini ve 80 sonrası dönemde yaşadığı işkenceleri okuyoruz. Bu iç içe geçen hikâyelerde, anlatıcının değişmesi biraz kafa karıştırsa da sanal ilişkiler üzerine iyi niyetle yaklaşılması gereken bir ilk roman.
[Zamansız / Füsun Saka / Mephisto Kitaplığı / Roman]