Türkiye Kime Kalacak?

AKP iktidara geldiği günden beri dünyada ve Türkiye’de ne olursa olsun aslında gündem AKP ve dolayısyla Recep Tayyip Erdoğan’a odaklanıyor. Açılan davalar, balkon konuşmaları, iç veya dış siyaset arenasında uygulanan hamleler, soruşturmalar bir süre sonra Erdoğan’ın konuya dair yorumuyla farklı bir yön kazanıyor. “Dindar bir nesil yetiştireceğiz,” sözünün sonrasında açıklanan 4+4+4 eğitim sistemi ve yarattığı tartışmalar bunun en sıcak örneği olacaktır. Yahut Şehir Tiyatroları meselesine yaptığı açıklamalarda “siz kimsiniz” ile başlayıp, tiyatroların özelleştirilmesine dair söyledikleri bile yeterli örnekler olacaktır…
Gazeteci Osman Ulagay, “Türkiye Kime Kalacak?” isimli kitabında bütün bir AKP iktidarı dönemini ve Recep Tayyip Erdoğan’ın yaptıklarını ve söylediklerini inceliyor. Dindar bir nesil yetiştireceğiz, sözünün neden ilk günlerde değil de bugün söylendiğini açıklamakla başlıyor işe Ulagay. Sonra balkon konuşmaları başta olmak üzere, bütün konuşmalarda değişen üslubu irdeliyor. Aslında “Başbakan’ın yazdırdığı kitap” alt başlığı bile çok şey anlatıyor. Önemli tesbitlerin yer aldığı kitapta Ulagay, memnun olalım olmayalım, AKP ve Erdoğan’ın neden başarılı olduğunu, üslup değişiminde öne çıkan ‘gücü’ nereden aldığını ve daha birçok şeyi irdeliyor.
AKP’nin “ılımlı İslâm” duruşunu hangi ülkeler için kullandığını, aslında nasıl bir İslâm veya rejim planladıklarını, 11 Eylül hadisesinin AKP’ye olan olumlu etkilerinin neler olduğunu ve sonraki yıllarda nasıl sertleşip, saldırganlaştığını açıklıyor. En önemli noktalardan birisi de hem Recep Tayyip Erdoğan’ın hem de AKP’nin bir hikâyesinin olduğunu ve bu hikâyenin nasıl yazıldığını aktarıyor Osman Ulagay!
Ulagay’ın açıkça dile getirdiği üzere huzursuzluğunun sonucunda yazılmış ‘Türkiye Kime Kalacak?’ kitabı, ileride bugünlerin anlatılacağı siyasi tarih incelemelerine önemli bir kaynak oluşturacak.

[Türkiye Kime Kalacak? / Osman Ulagay / Doğan Kitap / Siyaset - İnceleme - Araştırma]

posted : Thursday, May 3rd, 2012

Estetiğin Huzursuzluğu

Son günlerdeki Şehir Tiyatroları’nda gerçekleşen yönetmelik değişikliği ve onun da öncesinde dile getirilen ‘muhafazakâr sanat’ kavramı daha uzun süre sanat dünyasını meşgul edecek gibi görünüyor. Bir taraftan muhafazakâr sanat manifestoları yazılırken, diğer taraftan buna karşı çıkılıyor. Sanat toplum için midir, sanat için midir tartışmasının biraz daha farklı siyasi dinamiklerle karşımıza çıkmış hali gibi duruyor değil mi? Bunların temelinde ‘estetik’ kavramı ve onu algılayış şeklimiz yatıyor aslında. Estetik, aslında Platon’dan günümüze kadar sanata dair söylemlerin birtakım tarihsel dönüşümlerle neyin sanat olup neyin olmadığına dair bir tanımlama. Birtakım estet ve filozoflar da estetiği kuramlaştırarak farklı tanımlarda bulunurlar konuya dair. Jacques Ranciere ise, Estetiğin Huzursuzluğu kitabında sanat, politika tarihi ve süreçleri üzerinden estetiğe dair yeniden düşünmemizi sağlıyor. Kendi sözleriyle, “sanatı tanımlama rejimi olarak estetiğin, kendi içinde bir politika taşıdığını göstermeye” çalışıyor. Yani sanat ve siyaset arasındaki ilişkinin mantığını, ünlü ezber bozucu düşünceleri ve üslubuyla anlatıyor. Sürekli değişen estetik algısının sanatı yorumlamaktaki değişkenliğine dair bu etkileyici kitap, gündemdeki tartışmaları daha doğru değerlendirmemizi sağlayacak!

[Estetiğin Huzursuzluğu / Jacques Ranciere / Çev.: Aziz Ufuk Kılıç / İletişim Yayınları / Sanat - Felsefe]

posted : Wednesday, May 2nd, 2012

Bir Telefonluk Masallar

Hatırlarsınız, bir zamanlar PTT’nin Alo Masal hattı vardı. Dünyanın en güzel masalları size birkaç tuş ve bir ahize uzaklığındaydı, ama bu masallar ne yazık ki banta kaydedilmiş olmanın soğukluğunu barındırırlardı. Peki bu masalları anlatan kişi babanız olsaydı? Çağdaş masalın dünyaca ünlü büyük ustalarından Gianni Rodari’nin, Bir Telefonluk Masallar kitabı, bir babanın kızına telefonda anlattığı masallardan oluşuyor. Masal bu ya, Varese kentinde yaşayan Sinyor Bianchi, satış temsilcisi olarak şehir şehir dolaşıp ilaç pazarlaması yaptığı için bir tek pazar günleri evinde olabiliyordur. Haftanın diğer günleri ayrı şehirlerde olduğu için, her akşam evini telefonla arayıp çok sevdiği kızına telefonda bir masal anlatıyormuş. İşte bu masallar onlar. Birbirinden tuhaf insanlar, gezginler, olağanüstü maceralar, cücemler, büyücüler, rakamlar, çikolata diyarları otuz iki kısım tekmili birden bütün masal dyiyarları… Sinyor Bianchi’nin anlattığı masallar, kızını eğlendirirken bizlere de yepyeni dünyaların kapısını açıyor. Ders almak isteyen dersini alır, eğlenmek isteyen eğlenir… Bianchi işinin erbabı olduğu için, masalların hepsine hayran kalacaksınız benden söylemesi. Dahası, keşke Sinyor Bianchi gibi bir babam olsaydı diyeceksiniz.

[Bir Telefonluk Masallar / Gianni Rodari / Çev.: Eren Cendey / Can Yayınları / Çocuk / Masal ]

posted : Monday, April 30th, 2012

Futbol Dünyayı Nasıl Açıklar?

Birgün babam “senin daha yaşın küçük, sen karışma” dediğinde bütün dik başlılığımla, 5 tane Dünya Kupası izledim ben, diye isyan edip rüştümü ispatlamıştım! Sadece ben değil birçokları da önemli turnuva tarihleri üzerinden kodlarlar, hayatlarındaki kimi önemli olayları. Herhangi bir şeyi hatırlamak için, “Danimarka’nın şampiyon olduğu seneydi” veya “Baggio’nun penaltı kaçırdığı yıldı” diyenleri de duymuşsunuzdur. Futbol aslında böyle bir şey kimileri için, kenid miladlarıya futbol olayları arasında bir özdeşim kurmak, tarihsel nişan belirlemek olağandır… Artık klişe halini almış bir sözdür, hayat fena halde futbola benzer. Gerçekten benzer mi veya ne açıdan benzer, diye sorduğumuzda cevabını doğru vermek biraz güç olabiliyor. Amerikalı Franklin Foer, ‘Futbol Dünyayı Nasıl Açıklar?’ kitabında futbol üzerinden sosyoloji ve tarih incelemesi yaparak futbolla benzerlikler kurulan hayatları anlatıyor. Ama öyle futbolcu hayatlarını veya benzeri biyografilerden söz etmiyorum. Kişiler olduğu kadar illegal veya legal oluşumlardan söz ediyorum… Balkanlardaki savaş çetelerinin futbolla organik bağlantısını, İtalya’daki mafyaların turnuvalara etkisini, mezhep savaşlarının kulüp rekabetine nasıl yansıdığını, İslâm dünyasının umudunu futbolda aramasını ve birçok şeyi ele alıyor. Bu bakış açısıyla, aklımıza Simon Kuper geliyor hemen. Foer aslında çok farklı şeyler söylemiyor, ama biraz daha içeriden ve güncel şeyler aktardığı da bir gerçek. Birinci elden, olay mekânlarına gidip kendi tanıklıklarıyla hem o şehrin futbol kültürünü hem de futbolun diğer başka şeylere nasıl hizmet ettiğini gözler önüne seriyor. Hazır ülke olarak da gündemimiz bu kadar futbol odaklıyken, titiz çevirisiyle de beğeneceğiniz kitabı okumanın tam zamanı. Belki bir türlü anlam veremediğimiz hadiselerin arkasında yatan ekonomik ve siyasi olayları da daha kolay idrak ederiz…

[Futbol Dünyayı Nasıl Açıklar? / Franklin Foer / Çev.: Harun İsmail Çırak / İthaki Yayınları / Futbol Kültürü]

posted : Friday, April 27th, 2012

Faik

Elinde yarım ekmeği, koca kafasıyla herkesi güldürebilen Fırat’ın yaratıcısı Uğur Gürsoy’un, şahsen en beğendiğim tiplemesidir Faik. Belki saç-sakal faktöründen dolayı, diyenler çıkacaktır. Ama, onu sevmek için çok fazla sebebim var. Herkesten “1 yetele” isteyerek ve ne yazık ki alamayarak hayatını idame ettirmeye çalışan bir meczup Faik. Onun bu ekonomik hamlesini, üniversite yıllarında bizzat uygulamıştım. Büyük miktarda para istediğinde geri vermek zorunluluğu doğacağından, yakın çevremden 1 veya 1,5 lira isteyerek nice konserlere gitmiş, faturalarımı ödemiştim. Yani doğru uygulandığında başarıya ulaşmanız çok kolay. Ama zavallı Faik bunu başaramayanlardan ve buna rağmen yılmayanlardan! 1 Yetele uğruna çok sevdiği külodunu bile kiraya verebilir isterseniz. Bütün mahallenin tanıdığı, bazılarını artık yıldırsa da, kimsenin kıramadığı, biraz “mahallenin delisi” Faik’e siz de kıyamayacaksınız. Bir ayağında ayakkabısı bile olmayan ve çorapsız gezmenin ayıp olacağı düşüncesiyle, çıplak ayaklarına boyayla çorap şekli çizen bir adama kim kızabilir ki? Aç kaldığında yemek zorunda kaldığı beresini bile sizinle paylaşabilecek kadar içten üstelik! Mürekkep yayınlarından çıkan Faik albümü, 60’ın üzerinde karikatürün her karesinde gülme garantisi vaat ediyor.

[Faik / Uğur Gürsoy / Mürekkep Yayınları / Karikatür]

posted : Thursday, April 26th, 2012

Yitik Öyküler Kitabı

Ne yalan söyleyeyim, yerli fantazya öykü veya romanlarında özgünlük arayanlardanım. Yani isimleri Tom, Jack olmayan kahramanlar veya Elf, Ork gibi kaynağı belli türlerin yerine ifritlerin, pirabokların, dev analarının, al karılarının olduğu metinler ilgimi çekiyor. Her zombi hikâyesinde “birgün İstanbul’u da işgal etse ya bunlar,” diye iç geçirenlerdenim. Daha doğrusu geçirenlerdendim, demeliyim. Çünkü İhsan Tatari’nin Yitik Öyküler Kitabı her anlamda hasretimi dindirdi. Hem de ne dindirmek. Kitapta yer alan toplam dokuz öyküde, kılıçlar, şövalyeler, büyücüler, cadılar, yaşayan ölüler, cyborglar, cesur insanlar, kahramanlar, kalem erbabları, üç kağıtçılar, mutantlar ve haliyle insanlar geçit resmi düzenliyorlar. Büyük kimyasal savaş sonrası İstanbul’un orta yerinde cyborgların insan avına çıktığı, insanların gözü dönmüş zombilerle uğraşmatığı, aşkını arayan adamların aslında bir cadı tarafından aşkın dehlizlerine itildiği, artık yazı yazmanın unutulduğu yıllarda mektup yazmak için insan üstü mücadelenin verildiği öyküler. Yitik diyarlardan gelen, Yitik Öyküler Kitabı bize bir yandan da şunu müjdeliyor; bu topraklarda artık fantazya yazınının özgün ve iyi örnekleri veriliyor, yeter ki görebilelim. Heyecanla okuyacağınız öyküler toplamı.

[Yitik Öyküler Kitabı / M. İhsan Tatari / Bu Yayınevi / Öykü - Fantastik]

posted : Wednesday, April 25th, 2012

Kedi Beşiği

Şayet Kurt Vonnegut bir cümleyi fazla ciddi kuruyorsa, onu çok önemsemeyeceksiniz, çünkü fena dalga geçiyordur. Ama kahkahalar attığınız sırada, ışık hızıyla okuduğunuz bir cümle daha kurmuşsa, işte asıl patlama noktası oradadır! Tıpkı Kedi Beşiği’nde ve aslında her kitabında olduğu gibi. Aslında, ilk atom bombasının Japonya’ya atıldığı gün Amerika’nın önde gelen isimlerinin ve bombayla ilişkili kişilerin o gün neler yaptığına dair bir roman yazmak isteyen Sam -Bokononcu olduktan sonraki adıyla Jonah- birdenbire nasıl Bokononcu olduğunu anlatmaya başlar. Aslında her iyi Hıristiyan gibi, Hıristiyan bir kitap yazmak isteyen Sam, San Lorenzo Cumhuriyeti’nde Amerikan Rüyası’nın tersten okunduğunu görecektir, daha doğrusu bize gösterecektir. Bu vesileyle Sam (yani Jonah), daha doğrusu Vonnegut bize “kendi ırkına bu kadar zarar verebilen tek canlı olan insan”ın tüm iki yüzlülüğünü gösterecektir! Kahkahayla güldüğümüz esnada, insanın zalimliğiyle yüz yüze getirecektir. Vonnegut’un ölümsüz eserlerinden Kedi Beşiği, aslında tek bir cümle için yazılmış bir roman! Yani usta Kurt Vonnegut biraz düşünmemiz için yazmış Kedi Beşiği’ni. Çocuk yaşta cephelere gönderip ölülerini gömdüğümüz çocukları, savaşmadığı halde savaşta katledilen çocukları düşünmemiz için yazmış! Unutmadan, Kilgore Trout’u soranlar varsa söyleyelim; o da bir insan…

[Kedi Beşiği / Kurt Vonnegut / Çev.: Serkan Göktaş / APRIL Yayıncılık / Roman]

posted : Tuesday, April 24th, 2012

Bir Telefonluk Masallar

Hatırlarsınız, bir zamanlar PTT’nin Alo Masal hattı vardı. Dünyanın en güzel masalları size birkaç tuş ve bir ahize uzaklığındaydı, ama bu masallar ne yazık ki banta kaydedilmiş olmanın soğukluğunu barındırırlardı. Peki bu masalları anlatan kişi babanız olsaydı? Çağdaş masalın dünyaca ünlü büyük ustalarından Gianni Rodari’nin, Bir Telefonluk Masallar kitabı, bir babanın kızına telefonda anlattığı masallardan oluşuyor. Masal bu ya, Varese kentinde yaşayan Sinyor Bianchi, satış temsilcisi olarak şehir şehir dolaşıp ilaç pazarlaması yaptığı için bir tek pazar günleri evinde olabiliyordur. Haftanın diğer günleri ayrı şehirlerde olduğu için, her akşam evini telefonla arayıp çok sevdiği kızına telefonda bir masal anlatıyormuş. İşte bu masallar onlar. Birbirinden tuhaf insanlar, gezginler, olağanüstü maceralar, cücemler, büyücüler, rakamlar, çikolata diyarları otuz iki kısım tekmili birden bütün masal dyiyarları… Sinyor Bianchi’nin anlattığı masallar, kızını eğlendirirken bizlere de yepyeni dünyaların kapısını açıyor. Ders almak isteyen dersini alır, eğlenmek isteyen eğlenir… Bianchi işinin erbabı olduğu için, masalların hepsine hayran kalacaksınız benden söylemesi. Dahası, keşke Sinyor Bianchi gibi bir babam olsaydı diyeceksiniz.

[Bir Telefonluk Masallar / Gianni Rodari / Çev.: Eren Cendey / Can Yayınları / Çocuk / Masa]

posted : Monday, April 23rd, 2012

Tekno Park 3

Tayyar Özkan adını daha çok ‘Cave Man’ dolayısıyla bilirsiniz. Tekno Park ise her şeyin tepe taklak olduğu bir çizgi roman. Yıl 3001! Yani bugüne dair her şeyin ‘geçmiş’ diye anıldığı, bilim kurgu filmlerindeki bir dünya. Radyoaktif kazalar dolayısıyla insanların derilerinin, yeşil, sarı, kırmızı renklerini aldığı korkunç bir uzay çağı. Bu uzay çağında, bizim memleketimiz sınırları içinde bir ‘çöplük’ ve bu çöplükte oynamayı seven çocuklar! Grubun lideri Boraks, ona âşık Zümrüt, her şeye muhalif Topaz, hiperaktif Çakıl, etobur Lav, müzisyen ve dansçı Mika, biraz gerizekâlı Kaya, fazla zeki Garip’ten oluşan çöplük çocuklarının maceralarını anlatıyor Tayyar Özkan. 3001 yılında olmasına rağmen, insanların dünyaya ve kendilerine yaptıkları yüzünden neredeyse ilkel çağlara benzelyen bir dünya, tıpkı ‘Mad Max’teki gibi. Yaşları 7-8 arasında değişen bu çocukların geleceğin dünyasındaki teknoloji çöplüğünde yaşadıkları keşif ve hayallerle dolu maceraları çocuklar kadar büyükler de okumalı. Bu vesile ile daha bugünlerden itibaren neleri yok etmeye başladığımızı göreceksiniz. HES, Nükleer Santral, GDO, toplu konut derken çürümeye terk ettiğimiz doğanın kıymetini anlayacağınız bir çizgi roman. Serinin devamını merakla bekleyeceksiniz.

[Tekno Park 3 / Tayyar Özkan / Bu Yayınevi / Çizgi roman - Çocuk]

posted : Friday, April 20th, 2012

Yeni Cüret Çağı

Türk şiirindeki yeni soluklardan, seslerden haberdar değilseniz size -her ne kadar bir şiir/şair nitelemesi için uygun olmasa da- ‘zımba’ gibi bir şiir kitabını salık vereceğim, ‘Yeni Cüret Çağı’! Fırat Demir, ‘genç şair’ nitelemesinin altında yatan ‘toy’ göndermesini gereksiz kılan bir şair olduğunu daha ilk mısralarından ispatlıyor. En az beslendiği, Ece Ayhan başta olmak üzere II. Yeni şairleri ve Necatigil gibi ustalar kadar yüksek perdeden ve usta işi şiirlerle karşımıza çıkıyor ilk kitabında! Öyle ustalardan aldığını sağa sola yamayıp, imgeye boğmuyor dizelerini. Güncel olanı, bugünün şiirini kaleme almış Demir! 2000’li yılların insanını, erkeklerini, kadınlarını, Türkiye’yi, Türkiye’nin doğusunu, batısını yazmış. Güncelin sıcaklığı kadar erotizmin buğusu, mizah kadar popüler kültür unsurları da şiirinin dinamikleri arasında. Haddini aşan işlere bulaşmadan, bildiği şiiri yazmış. Her ne kadar kimi uzun şiirlerinde, ‘kuru’ kalan noktalar varsa da, o da bir önceki mısralarındaki zenginliklerden kaynaklanıyor. Elbette ‘daha yolun çok başında’ diyenler çıkacaktır, onlara cevap olarak şunu söylemeliyim; ne mutlu ki uzun şiir yolculuğuna bu kadar techizatlı çıkabilen şaire. Yeni ve iyi bir şairi, ilk kitabından itibaren takip edebilmek için Yeni Cüret Çağı’nı okuyun!

[Yeni Cüret Çağı / Fırat Demir / Yasakmeyve Yayınları / Şiir]

posted : Thursday, April 19th, 2012