<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/" version="2.0"><channel><atom:link rel="hub" href="http://tumblr.superfeedr.com/" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"/><description>OKUYAN BİLİR… (ne okuyacağınızı bilin…)
e-posta gönder —- e-posta listesi</description><title>BİR PARAGRAF</title><generator>Tumblr (3.0; @birparagraf)</generator><link>http://birparagraf.com/</link><item><title>Anormaller</title><description>&lt;p&gt;Gelmiş geçmiş en sıradışı rock grubunu sorsalar hangilerini  sayabilirsiniz? Kaç tane sayarsanız sayın doğru cevabı bilmenize imkân  yok. Zira “Anormaller” adlı yeni akım pop punk rock grubunu  dinlemediğiniz için bilemeyeceksiniz. Bas gitarda sekiz yaşında bir kız  çocuğu Ember, gitarda seksen yaşında ve seks delisi Opal, davulda bir  papazın kızı olmasına rağmen önce striptizci sonra satanist olan seksi  güzel Aurora, keytarda Körfez Savaşı’nda yaraladığı Amerikalı askerden  özür dilemek için Amerika’ya gelen Iraklı Ray, solist ise 12 kardeşinin  de ismi Jerome olan ve hepsi uyuşturucu satısıyken kendisi bir kere bile  denememiş olan Afro-Amerikan Luster! Ray hariç hepsi insanlardan nefret  ediyorlar. Nefretleri var her şeye karşı, kimse tarafından  anlaşılmıyorlar ve herkes onları kullanıyor gibi geliyor. Bu ekibin  yapacağı müzik son derece gürültülü ve bir o kadar da melodik olacaktır  haliyle. Hele o etkileyici sözler… Genç yazar Joey Goebel, tek tek  karakterlerin gözünden ilk (aynı zamanda son) konsere kadar Anormaller  grubunun hikâyesini anlatıyor kitabında. Aynı an’ı farklı karakterlerin  gözünden ve dilinden aktaran ve grubun müziğine ‘cuk oturan’ kurgusu ile  eğlenceli bir roman okumak isteyenlere…&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;strong&gt;[Anormaller / Joey Goebel / Çev.: Berna Biçen / İthaki Yayınları / Roman]&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;</description><link>http://birparagraf.com/post/17652068462</link><guid>http://birparagraf.com/post/17652068462</guid><pubDate>Wed, 15 Feb 2012 05:13:09 -0500</pubDate><category>Anormaller</category><category>Joey Goebel</category><category>Berna Biçen</category><category>İthaki Yayınları</category><category>Roman</category><category>more</category><category>kitap</category><category>kitap özetleri</category><category>bir paragraf</category><category>rock</category></item><item><title>Eristik Diyalektik</title><description>&lt;p&gt;Şahan Gökbakar’ın televizyondaki tiplemelerinden Sinan Sağıroğlu’nu  hatırladım, Schopenhauer’in Eristik Diyalektik isimli kitabını okurken.  Kendisi Eristik Diyalektik’i ‘Haklı Çıkma Sanatı’ olarak özetliyor.  Aristoteles’in diyalektiği üzerine derinlemesine düşünüp üzerine yeni  çıkarımlar yapan Schopenhauer, tartışmada her zaman haklı çıkmanın  yollarını/hilelerini madde madde anlatıyor bizlere. Sinan Sağıroğlu  anımsatması da bundandı zaten. “Güneş girmeyen eve doktor girer” veya  “insanın en iyi dostu köpek midir?”, “sanatçı nedir” tartışmalarında  nasıl arsızca haklı çıktığını hatırlarsınız. Schopenhauer bunun eristik  diyalektik içerisindeki bağlamlarını ele alıyor tek tek. Açıkçası bize  diyor ki, çirkefleşin, bel altı vurun, saldırgan olun, konuyu  genelleştirip tribünlere oynayın, içinden çıkamıyor musunuz rakibinize  hakaret edin, konuyu aynı noktaya getirip laf kalabalığı yapın ve  bağırın diyor! Aslında birkaç yıl öncesine kadar ismini bile duymadığımız -bilhassa son yıllarda yıldızı parlayan- birçok  gazeteci veya televizyon programı müdaviminin sık sık uyguladığı ve  izleyenlerin asabını bozan bir tutum bu. Onlar gibi olun demiyoruz  elbette, doğru bir okumayla, rakibinizin, onlar gibilerin size kullandığı/kullanacağı  hileleri de bilmeniz, onun silahlarını etkisiz hale getirmek için yol  haritası.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;strong&gt;[Eristik Diyalektik / Artur Schopenhauer / Çev.: Ülkü Hıncal / Sel Yayıncılık / Felsefe-Mantık]&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;</description><link>http://birparagraf.com/post/17602135295</link><guid>http://birparagraf.com/post/17602135295</guid><pubDate>Tue, 14 Feb 2012 05:12:44 -0500</pubDate><category>Eristik Diyalektik</category><category>Haklı Çıkma Sanatı</category><category>Ülkü Hıncal</category><category>Artur Schopenhauer</category><category>Sel Yayıncılık</category><category>Felsefe</category><category>Mantık</category><category>more</category><category>kitap</category><category>kitap özetleri</category><category>bir paragraf</category><category>Sinan SAğıroğlu</category><category>Şahan Gökbakar</category><category>Rasim Ozan Kütahyalı</category><category>Mehmet Baransu</category></item><item><title>Polis Dedektifliğinin Tarihi 1750-1950</title><description>&lt;blockquote&gt;
&lt;p&gt;&lt;strong&gt;Sherlock Holmes’un ‘gerçek’ ataları&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;
&lt;/blockquote&gt;
&lt;p&gt;Polisiye yahut dedektif hikâyesi dendiğinde artık akan sular durur  oldu. Televizyonlarda yayınlanan ve izlenme rekorları kıran yerli  yabancı dizileri bir gözden geçirdiğimizde büyük çoğunluğunu polisiyeler  oluşturuyor. Gün geçmiyor ki hayatımıza yeni bir dedektif daha  girmesin. Günümüz romanında polisiye unsur yoksa, bir şeyler eksik  sayılıyor. Peki ne zaman, daha doğrusu nasıl doğdu dedektiflik  müessesesi? Sherlock Holmes gibi bir kurmaca karakteri var eden ‘gerçek’  karakterler kimlerdi? Ne yaptılar da bunlar oldu? ‘Polis  Dedektifliğinin Tarihi 1750-1950’ adlı inceleme kitabında yer alan  makaleler bütün sorulara cevap veriyor. Sadece polisiye tutkunlarının  değil, tarih meraklılarının da ilgisini çekecek bir kitaptan söz  ediyorum. Emsley ve Makov ikilisi öyle bir iş çıkarmışlar ki, kitapta  yer alan uzmanların kaleme aldıkları makaleler müstakil kitap  oluşturacak zenginlikteler. Örneğin kurumsal 18. Yüzyıl Londra’sından  Bow Street Runners, polislerin yetişemediği davaları devralmaya  başladıklarında bilhassa hırsızlıklarda oran azalırken, beraberinde  başka sorunlar da ortaya çıkmış. Örneğin, polisin suçu önlemede  ‘muhbir’leri kullanması veya Runners üyelerinin batakhane ve genelev  müdavimi eski suçlular olmaları ilk itiraz noktası olmuş. Fransa’nın  polis dedektifleri ise kurumsal anlamda dünyadaki ilk örnek. Meşhur  dedektif Vidocq, eski bir suçluyken, daha sonra Fransa polisine dedektif  olarak göre yapmış. Emekliliğinde de kendi dedektiflik bürosunu kurup,  bir ilki daha gerçekleştirip anılarını kaleme almış. Kitap sadece  bunları anlatmıyor… Dönemin ‘suç’/’suçlu’ örneklerini verip, halk  gözünde ‘kahraman’ olarak değerlendirilen pikaresk suçluların da  portresini çiziyor inceleme. Eski suçlu yeni dedektifler, Alman  Gestapo’sunun yarattığı etki, KKK ile önce işbirliği yapan sonra onların  peşine düşen FBI ve daha nicesi anlatılıyor… Dedektiflik müessesesinin  ilk yarattığı huzursuzluk ise, bugünden bakılınca oldukça sıradışı  geliyor. Bir süre sonra meclislerde bile tartışılan halkın ve dönemin  aydınlarının isyanı, bir nevi ‘sivil polis’ olarak ele alınabilecek  dedektiflerin ‘kişisel hayatın mahremiyetine’ giriyor olması. Yani polis  üniforması giymeyen bu ‘sivil’ler ajan provokatörlük yapabilecekleri  gibi, herkesi ve her şeyi yetkisiz izleyebileceklerdir… Bugün bile dile  getiremeyeceğimiz bir itirazın o yıllarda yüksek sesle beyan edildiğini  öğrenmek şaşırtıcı. Emsley ve Makov ikilisinin editörlüğünde ‘gerçek’  bir dedektif hikâyesi oyukayacaksınız.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;strong&gt;[Polis Dedektifliğinin Tarihi 1750-1950 / Clive Emsley, Haia Shpayer-Makov / Çev.: Ayşe Handan Konar / Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları / Araştırma-İnceleme]&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;</description><link>http://birparagraf.com/post/17544843270</link><guid>http://birparagraf.com/post/17544843270</guid><pubDate>Mon, 13 Feb 2012 03:55:00 -0500</pubDate><category>Polis Dedektifliğinin Tarihi 1750-1950</category><category>Clive Emsley</category><category>Haia Shpayer-Makov</category><category>Ayşe Handan Konar</category><category>Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları</category><category>Araştırma-İnceleme</category><category>Araştırma</category><category>İnceleme</category><category>Sherlock Holmes</category><category>Vidocq</category><category>Polis Dedektifliğinin Tarihi</category><category>more</category><category>kitap</category><category>kitap özetleri</category><category>bir paragraf</category></item><item><title>Cik!</title><description>&lt;p&gt;Susam  Sokağı’ndaki ‘Minik Kuş’u hatırlamayan yoktur. Gözalıcı tüyleri,  kocaman vücudu ve bir insan gibi konuşmasıyla en sevdiğimiz kuşlar  arasındadır. Ona bir tane daha ekleyeceksiniz, adı Minik Kiş! Kuş değil,  Kiş. Çünkü bazı harfleri söyleyemediği için, onu büyüten anne ve babası  ona bu ismi veriyor. İsmini rahat söyleyebilsin diye… En iyisi konusunu  özetlemeli kısaca; bir kuş sever olan Warre kimi zaman elinde  dürbünüyle doğadaki kuşları gözlemlemeye çıkan bir adamdır. Birgün  çalılıkların dibinde bir ses duyar ve daha önce hiç görmediği bir kuş  yavrusu görür. Bir insanı andırsa da, kanatlı bir çocuğa benzer, vücudu  da tüylerle kaplıdır. Onu alıp evine getirir ve eşi Tine ile beraber ona  önce bir ad, sonra kalacak yer verirler. Ancak birgün Minik Kiş  kanatlanır ve kayıplara karışır, üstelik bir veda bile etmeden! Tine ve  Warre onu aramaya koyulurlar. Tekrar kavuştuklarında Minik Kiş’in yine  gideceğinden emindirler, ancak bu kez veda edecektir. Joke van Leeuwen  aslında bir masal gibi kaleme aldığı Cik! isimli kitabında biraz da  ‘doyamadan’ bizden ayrılan, hayata veda eden, dostlarımızı,  akrabalarımızı, sevdiklerimizi anlatıyor. Bazılarına biraz hüzünlü bir  masal gibi gelse de, eğlenceli dili ve çizimleriyle yüzümüzü güldürüyor  Cik!&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;strong&gt;[Cik! / Joke van Leeuwen / Çev.: Burak Sengir / Hayy Kitap / Çocuk]&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;</description><link>http://birparagraf.com/post/17368599484</link><guid>http://birparagraf.com/post/17368599484</guid><pubDate>Fri, 10 Feb 2012 07:11:35 -0500</pubDate><category>Cik!</category><category>Joke van Leeuwen</category><category>Burak Sengir</category><category>Hayy Kitap</category><category>Çocuk</category><category>more</category><category>kitap</category><category>kitap özetleri</category><category>bir paragraf</category><category>Minik Kiş</category></item><item><title>Meseller</title><description>&lt;p&gt;Sözlüklerde  mesel için; eğitici öykü ya da masal, ders alınacak söz, tanımı  karşımıza çıkacaktır. Bütün kültürlerde benzerlerine rastlanır. Ancak  Batı düşünce tarihinde yadsınamaz bir yeri vardır mesellerin ve ilk  günden beri hafızalarımıza kazınmış imgelerle bezelidir. Platon’un  mağara duvarlarında dans eden gölgeler metaforu, Kafka’nın Şato’su  veyahut birçok hikâyede kullanılan ada imgesi bunun en meşhur  örnekleridir. Batı düşünce dünyasında ‘mesel’leri en çok kullanan isim  hiç şüphesiz Soren Kierkegaard’dır. Kullandığı dil ve düşünce aktarımı  olarak Montaigne’in Denemeler’ini andırdığına kanaat getirecekler  olabilir. Oysa baştan söyleyelim ki, bu büyük yanlış olacaktır. Sorduğu  bir soruya, bir mesel üzerinden cevap veren Kierkegaard; hem ironik bir  dil kullanıyor hem de bizi her kelimesi üzerine düşünmeye sevk ediyor.  Kimi cevaplarına çekinmeden güleceksiniz. Bu durum kimseyi huzursuz  etmesin, zira Kierkegaard da bu satırları yazarken çok eğlenmiş gibi  görünüyor. Mesellerin birçoğunda bilhassa Hıristiyan ahlak anlayışına  değinilerde bulunan Kierkegaard’ın tam anlamıyla ‘farklı bakış açısı’  okuyanı ilk solukta etkisi altına alıyor. İnce alayıyla, eglenerek  düşünmek için biçilmiş kaftan.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;strong&gt;[Meseller / Soren Kierkegaard / Çev.: Osman Çakmakçı / Pinhan Yayınları / Felsefe]&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;</description><link>http://birparagraf.com/post/17313072549</link><guid>http://birparagraf.com/post/17313072549</guid><pubDate>Thu, 09 Feb 2012 04:37:03 -0500</pubDate><category>Meseller</category><category>Soren Kirkegaard</category><category>Osman Çakmakçı</category><category>Pinhan Yayınları</category><category>Felsefe</category><category>more</category><category>kitap</category><category>kitap özetleri</category><category>bir paragraf</category><category>İroni Kavramı</category><category>ironi</category></item><item><title>İsmail</title><description>&lt;p&gt;Kendini  ermiş sanan guru’ların, para karşılığı düzenlenen seminerlerde  hayatımızı nasıl huzurla dolu hale getireceğimizi anlatan malumatfuruş  bilgelerin tam tersi bir üstad İsmail. Bir kere, çıraklarını gazete  ilanıyla arıyor. Üstelik, o bir insan bile değil. Bir ‘goril’. Üstelik  hayvanat bahçesinde Golyat olan adı (Hz. Davut’un yendiği dev), daha  sonra İsmail (Hz. İbrahim’in Tanrı için kurban etmek istediği oğlu)  halini almış, insanların sözünü kendi kendine anlamaya aşlayan ve  insanlarla konuşabilen bir gorildir bu. Bu saydıklarımız bile onun  önemli bir aşamayı kat ettiğinin göstergesi olsa gerek. Kahramanımız,  gazetede gördüğü “öğretmen öğrencilerini arıyor,” ilanı üzerine  sözkonusu adrese gider. Karşısında mahzun gözlerle ona bakıp konuşan bir  goril görünce önce ne yapacağını şaşırır ancak daha sonra onu dinlemeyi  ve onun her söylediğini adamakıllı özümsemeyi benimser. Kendince bu  kararı verdikten sonra İsmail anlatmaya başlar. Hayvanat bahçesindeki  günlerini, panayırda yaşadıklarını, II. Dünya Savaşı’ndaki soykırımdan,  ailesinde tek canlı kurtulan sahibinin ona anlattıklarını ve elbette  nasıl aydınlandığını… Bilincin olgunluğa ermesine dair etkileyici bir  kitap.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;strong&gt;[İsmail / Daniel Quinn / Çev.: Selen Çalık / Maya Kitap / Roman]&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;</description><link>http://birparagraf.com/post/17258337087</link><guid>http://birparagraf.com/post/17258337087</guid><pubDate>Wed, 08 Feb 2012 04:14:33 -0500</pubDate><category>İsmail</category><category>Daniel Quinn</category><category>Selen Çalık</category><category>Maya Kitap</category><category>Roman</category><category>more</category><category>kitap</category><category>kitap özetleri</category><category>bir paragraf</category></item><item><title>Cam Kent</title><description>&lt;p&gt;En  baştan söylemek gerek, olağanüstü bir çizgi roman uyarlaması var  karşımızda. Kadro adeta bir yıldızlar karması; Paul Auster, Paul Karasik  ve David Mazzucchelli’den söz ediyorum. Daha önce yayımlanmış öykü ve  romanların çizgi roman uyarlamaları her zaman sıkıntılarla doludur.  ancak Paul Auster’in aynı adlı öyküsünü, yazarın bizzat içinde bulunduğu  ve Karasik ve Mazzucchelli gibi ustalardan oluşan ekip, bize yepyeni  bir Cam Kent okutuyorlar. Cam Kent, tek bir kahramanın yaşadıklarıyla  veya macerasının özetlenmesiyle anlatılacak bir uyarlama değil.  Auster’in ‘dil’, ‘dil yaratma’ ve ‘yazma’ mefhumlarını sorguladığı  eserlerinden biri olan Cam Kent, soyut fikirleri barındıran ve eğlenceli  göndermelerle okurda birçok yeni fikirlerin kıvılcımını çakan bir  metin. Karasik ve Mazzuchelli ise onu öyle bir uyarlamışlar ki, daha da  zenginleşmiş her cümlesi, çizgi roman için her karesi! Yazının olmadığı  yerde, okuru içine çeken ve Auster’in vermek istediği derinliği fersah  fersah artırarak daha da etkileyici hale getiren bir uyarlama Cam Kent.  Yazarın, yazarın yarattığı kahramanların, alt kimliklerin her fırsatta  dile getirdiği üzere; ‘hiçbir yerde olmamaya’ dair etkileyici bir görsel  anlatı. Cam Kent’i okuduktan sonra Auster külliyatını devirmek  isteyeceksiniz…&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;strong&gt;[Cam Kent / Paul Auster, Paul Karasik, David Mazzucchelli / Çev.: Senem Kale / Türkuvaz Kitap / Çizgi roman]&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;</description><link>http://birparagraf.com/post/17204105058</link><guid>http://birparagraf.com/post/17204105058</guid><pubDate>Tue, 07 Feb 2012 04:35:16 -0500</pubDate><category>Cam Kent</category><category>Paul Auster</category><category>Paul Karasik</category><category>David Mazzucchelli</category><category>Senem Kale</category><category>Türkuvaz Kitap</category><category>Çizgi roman</category><category>more</category><category>kitap</category><category>kitap özetleri</category><category>bir paragraf</category></item><item><title>On Kişot</title><description>&lt;p&gt;Her ne kadar kendinden önce birtakım başka örnekler olsa da, dünyanın ilk ‘roman’ı olarak Don Kişot kabul edilir. Cervantes’in La Manchalı asilzadesi, okuduğu şövalye kitaplarından fazlasıyla etkilenir ve onlar gibi kahramanlıklar peşine koşan romantik bir şövalye olmaya karar verir. Aslınca Cervantes’in romanı ve bilhassa kahramanı birçok açıdan değerlendirilebilir ve değerlendirilmiştir de. Cervantes’in aktardıkları ve Don Kişot’un yaşadıkları, anlattıkları, yaptıkları farklı dönemlerde, farklı kahramanlar aracılığıyla yeniden karşımıza çıkar. Buna Türk edebiyatında da sıkça tesadüf ederiz. Ersan Üldes de bu noktadan hareket edip, Türk edebiyatındaki ‘On’ Kişot’u inceliyor. Tanzimattan bugüne, Ahmet Mithat Efendi’den Murat Uyurkulak’a uzanan bir çizelgede Çengi, Araba Sevdası, Fahim Bey ve Biz, Murtaza, Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Tehlikeli Oyunlar, Gaib Romans, Yalan, Hâl ve Zaman Mektupları, Har romanlarını ve tek tek onların Don Kişotvari kahramanlarını ele alıyor. Budalalıkları, inandıkları yalanları, boşa kürek çekmeleri, bulundukları çevrenin en ‘saf’ insanı olmaları ve daha nice ortak özelliğiyle Türk edebiyatının On Kişot’unu olağanüstü bir gözlemle inceliyor Ersan Üldes.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;strong&gt;[On Kişot / Ersan Üldes / Plan B Yayınları / Edebiyat - Eleştiri]&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;</description><link>http://birparagraf.com/post/17147153476</link><guid>http://birparagraf.com/post/17147153476</guid><pubDate>Mon, 06 Feb 2012 03:42:30 -0500</pubDate><category>On Kişot</category><category>Ersan Üldes</category><category>Plan B Yayınları</category><category>Eleştiri</category><category>Edebiyat</category><category>Berna Moran</category><category>more</category><category>kitap</category><category>kitap özetleri</category><category>bir paragraf</category></item><item><title>Hindistan Yolu</title><description>&lt;p&gt;“Işık doğudan yükselir.” Belki şarkın akl-ı pirâne sahibi olmasının sebeplerindenbirisi de bu olsa gerek. Yoksa bir dönemlerin seyyahlarından bugüne uzanan bir zaman çizgisinde, her seyyahın muhakkak bir ‘içsel yolculuk’tan söz etmesi boşuna değil, Selma Akar gibi. Mistik Doğu seyahatlerinin bir süre sonra, manevi bir hal almasının sebebini en iyi uzaklara gidenler bilir. Selma Akar da bu uzaklara gidip gelenlerden birisi. Üstelik karayoluyla Ankara’dan başlayıp İran, Pakistan, Hindistan ve Nepal’e kadar uzanan bir güzergâhtan söz ediyoruz. Bir düşünsenize kaç bin kilometre, kaç bin insan, kaç yüz konaklama yeri, kaç yüz yıllık tarihtan söz ediyoruz! Otobüste hissettiklerini, sofrada yediklerini, gördüklerini anlatmıyor sadece, birden durup tanıştığı insanı anlatıyor. Zaten en güzel tarafı da bu. Tebriz’i görmek istemeyebilirsiniz ama, Akar’ın Tebriz’de tanıştığı Süheyla’yı veya Masood’u görmek isteyeceksiniz. Gezdiği yerlerde yüzyıllardır anlatılan bir efsaneyi de paylaşıyor bizimle. Kısaca, televizyonlarda gördüğümüz program sunucuları gibi ‘buraların meşhur yemeği bu, biz tadına baktık, siz de gelin görün,’ demiyor. İlk sayfasından son noktasına kadar ‘yolda olma’ durumunu yaşatıyor bize Akar.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;strong&gt;[Hindistan Yolu / Selma Akar / Anabasis Yayınları / Gezi]&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;</description><link>http://birparagraf.com/post/16971520288</link><guid>http://birparagraf.com/post/16971520288</guid><pubDate>Fri, 03 Feb 2012 07:03:17 -0500</pubDate><category>Hindistan Yolu</category><category>Selma Akar</category><category>Anabasis Yayınları</category><category>Gezi</category><category>kitap özetleri</category><category>bir paragraf</category><category>more</category><category>kitap</category></item><item><title>Fotoğrafın Kısa Tarihi</title><description>&lt;p&gt;Siz de telefonlarıyla çektiği fotoğrafları birtakım görsel efektlerle adeta bir tabloya dönüştürüp, bunları sosyal medyada paylaştıkları her seferinde, Walter Benjamin’i ananlardan mısınız? Bugünleri görseydi acaba neler derdi Benjamin tam olarak kestirmek güç, ama bugünleri görmeden söyledikleri bugüne ışık tutuyor hâlâ. Örneğin; “fotoğraf makinesi gün geçtikçe daha da küçülecek, yarattığı şokla izleyicideki çağrımış mekanizmasını tamamen durduracak olan uçucu görüntüleri yakalamaya giderek daha hazır hale gelecektir.” cümlesi onun bugünleri görebildiğinin ispatı değil de nedir? Fotoğrafın Kısa Tarihi adlı kitabı, teknik açılarla yeniten-üretim (çoğaltma) çağında sanat eserinin konumunu, değerini ve arkaplanını tüm düşünsel yönüyle anlatan, küçük ama etkisi büyük kitaplardan birisidir. Walter Benjamin fotoğraf üzerine, söyledikleriyle aynı zamanda günümüzün sanat anlayışlarına dair de birtakım tesbitlerde bulunuyor. Birçok yazıda veya sergide göndermede bulunulan “yeniden-üretim çağında sanat eseri aurasını kaybetmiştir,” cümlesinin öncesi ve sonrasının yer aldığı kitabı başta telefonuyla fotoğraf çekip internette yayınlayanlar, sonra sanata biraz merakı olan herkes okumalı. &lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;strong&gt;[Fotoğrafın Kısa Tarihi / Walter Benjamin / Çev.: Osman Akınhay / Agora Kitap / Sanat]&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;</description><link>http://birparagraf.com/post/16915966305</link><guid>http://birparagraf.com/post/16915966305</guid><pubDate>Thu, 02 Feb 2012 06:12:13 -0500</pubDate><category>Fotoğrafın Kısa Tarihi</category><category>Walter Benjamin</category><category>Osman Akınhay</category><category>Agora Kitaplığı</category><category>Agora Kitap</category><category>Sanat</category><category>more</category><category>kitap</category><category>kitap özetleri</category><category>bir paragraf</category></item><item><title>Evliya Çelebi Seyahatnâmesi’nde Yemek Kültürü</title><description>&lt;p&gt;“Yemeye-içmeye meraklı Defterdarzâde Mehmed Paşa’nın mutfağında ‘yüz aded mertebânî ve yüz aded fağfûr-ı Çînleri’ vardı, üstelik güreşe tutuşup sofranın üstüne devrilen paşaların fagfûrîleri kırıp ‘haşhaş tanesi’ haline getirmelerine de içerlemezdi.” Bu alıntı Evliya Çelebi Seyahatnâmesi’nden. Bundan birkaç sayfa önce de mertebânî’nin ne olduğunu açıklıyor Çelebi. Hindistan’dan gelme bir çeşit yeşil topraktan yapılma kâse. Bu kâselerin üzerine zehir dokununca (zehirli bir yemek) rengi değişir veya kırılan bir özelliği sahip bu kâselere saraylarda özel yer ayrılırmış. Evliya Çelebi için, aslında bize kendi döneminin tüm özelliklerini eksiksiz anlatan bir sosyolog desek yanlış olmaz. Marianna Yerasimos, Evliya Çelebi Seyahatnâmesi’nde yemek kültürü ile ilgili yer alan bütün bölümleri tek tek ele alıp hem dönemi içinde yorumluyor hem de sistematik bir dizin içerisinde, izah ediyor. Evliya Çelebi gezip gördüğü yerlerdeki devlet erkânından mahalle sakinine,  bulunduğu yörenin sofra âdetlerinden yenilen yemeklere, kullanılan mutfak malzemesine kadar her şeyi eksiksiz aktarıyor. Sarayından sokağına, Osmanlı mutfak kültürü birinci elden kaynakla ve uzman incelemesiyle bu kitapta yer alıyor.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;strong&gt;[Evliya Çelebi Seyahatnâmesi’nde Yemek Kültürü / Marianna Yerasimos / Kitap Yayınevi / Tarih]&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;</description><link>http://birparagraf.com/post/16858370124</link><guid>http://birparagraf.com/post/16858370124</guid><pubDate>Wed, 01 Feb 2012 04:39:55 -0500</pubDate><category>Evliya Çelebi Seyahatnâmesi’nde Yemek Kültürü</category><category>Marianna Yerasimos</category><category>Kitap Yayınevi</category><category>Tarih</category><category>more</category><category>kitap</category><category>kitap özetleri</category><category>bir paragraf</category><category>Evliya Çelebi</category></item><item><title>Vahşi Şeyler</title><description>&lt;p&gt;Çocukken  hayâl arkadaşı olanlardan mısınız? Kubrick’in yönettiği Shining’deki  Danny gibi parmağıyla konuşanlar biraz ürkütücü kalıyor ne yazık ki.  Max’in vahşi arkadaşları, ‘vahşi’ olarak anılsa da dünyanın en sevimli  arkadaş grubu. Max içinde kurt ve rüzgârın ruhunu taşıyan, yalnız ve ne  yazık ki ailesi tarafından anlaşılamayan bir çocuktur. Birgün annesi onu  cezalandırır ve Max yelkenlisine bindiği gibi evden kaçar. Üzerindeki  kurt kostümü sayesinde vahşi arkadaşlarıyla kısa sürede kaynaşır Max.  Onlar kendi ailesinden çok benimsemişlerdir. Max’in krallığında beraber  kaleler yapar, oyunlar oynarlar. Max’in özlediği arkadaşlık tam da böyle  bir şeydir işte. Ama bir yere kadar. Evini özleyip, geri dönmek  isteyene kadar… 1963’te Maurice Sendak’ın yazıp çizdiği, 2009’da Spike  Jones tarafından sinemaya uyarlanan macera, Dave Eggers tarafından  romana uyarlanmış. Filmin senaryolaştırılmasında da görev alan Eggers,  bu olağanüstü macerayı dolu dolu bir romana çevirmiş. Max ve onun  sevimli canavar arkadaşlarıyla yaşadıklarını okurken, Karen O imzası  taşıyan filmin soundtrack albümünü dinlemek, kusursuz bir atmosfer  yaratmanızı sağlayacak. Yılın ilk güzelliklerinden…&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;strong&gt;[Vahşi Şeyler / Dave Eggers / Çev.: Begüm Güzel / Siren Yayınları / Roman]&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;</description><link>http://birparagraf.com/post/16812866970</link><guid>http://birparagraf.com/post/16812866970</guid><pubDate>Tue, 31 Jan 2012 04:37:29 -0500</pubDate><category>Vahşi Şeyler</category><category>Dave Eggers</category><category>Begüm Güzel</category><category>Siren Yayınları</category><category>Roman</category><category>more</category><category>kitap</category><category>kitap özetleri</category><category>Spike Jones</category><category>Maurice Sendak</category><category>Karen O</category><category>Where the Wild Things Are</category></item><item><title>Nikolay Gogol</title><description>&lt;p&gt;Dostoyevski’nin  meşhur sözüdür; “hepimiz Gogol’ün paltosundan çıktık.” Rus edebiyatının  seyrini değiştiren, kendinden sonraki o akıl almaz ustalar nesline  zemin hazırlayan dehanın başında gelir Gogol. Onun içindir ki, ondan  sonra gelen her Rus yazarında ondan bir parça vardır, olmak zorundadır.  Gogol için söylenecek söz çok, kahramanları için söylenecek şeyler daha  çok. Bu büyük dehayı ve eserlerini daha iyi anlamak için, usta bir  çilingirin maymuncuğuna ihtiyacımız vardır. Bu çilingir şüphesiz  Nabokov’dan başkası değil. Büyük usta, en büyük ustayı öyle bir  anlatıyor ki, her satırında, her cümlesinde, her kelimesinde ikisine de  hayranlığınız artıyor. Nikolay Gogol biyografisinde Nabokov, ölümünden  geriye sarıyor zaman çizgisini. Sonra gençliğine ve eserlerine,  eserlerindeki kahramanlara odaklanıyor. Her kahramanda yeni bir Gogol  portresi çiziyor. Aslında kuru bir biyografi olmadığı gün gibi ortada  olsa da, Nabokov bas bayağı bir roman yazıyor kahramanın Gogol olduğu.  Onu öyle bir evirip çeviriyor ki, mizah yazarı olarak ünlenen Gogol’ün  hayatındaki trajediyi ve ironiyi tüm boyutlarıyla aktarıyor. Gogol’ün  paltosundan çıktıkları bir gerçek, ama Nabokov’un metnini okuduktan  sonra insan ister istemez ekliyor: ‘aslında onun burnuna tutunarak  hayatlarını sürdürdüler…’&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;strong&gt;[Nikolay Gogol / Vladimir Nabokov / Çev.: Yiğit Yavuz / İletişim Yayınları / Biyografi]&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;</description><link>http://birparagraf.com/post/16758142974</link><guid>http://birparagraf.com/post/16758142974</guid><pubDate>Mon, 30 Jan 2012 08:09:25 -0500</pubDate><category>Nikolay Gogol</category><category>Vladimir NAbokov</category><category>Yiğit Yavuz</category><category>İletişim Yayınları</category><category>Biyografi</category><category>Monografi</category><category>more</category><category>kitap</category><category>kitap özetleri</category><category>bir paragraf</category></item><item><title>Eski İstanbul Kahvehaneleri</title><description>&lt;p&gt;&lt;span&gt;Türk kültür, sanat, edebiyat dünyasında yer etmiş şahısların anılarını okuduğumuzda belli bir dönem için sıklıkla aynı mekân adları karşımıza çıkar. Küllük Kıraathanesi, İkbâl Kıraathanesi, Meserret Kıraathanesi, Lebon Pastanesi, Markiz Pastanesi, Baylan Pastanesi… bir nefeste sayacağımız mekânlardır. Ahmet Hamdi Tanpınar, Nurullah Ataç, Reşat Ekrem Koçu, Necip Fazıl Kısakürek, Orhan Kemal, Kemal Tahir, Sait Faik Abasıyanık, Attilâ İlhan da bu mekânların birkaç müdavimidir yalnızca. Adeta Türk edebiyat tarihi bu kahvehanelerde ve pastanelerde gizlidir. Sadece edebiyat tarihi mi? Sanat ve düşünce dünyası ve hattâ siyaset dünyası bile bu kahvelerde gizlidir. Çünkü dönemin bütün aydınları bu mekânlarda bir araya gelip konuşur ve tartışırlarmış. Zaman zaman “bugün neden edebiyatçı kuşağı yok” tartışmalarının açıklamaları arasında, “çünkü Küllük veya İkbal gibi kahvelerimiz yok,” denmesinin sebebi de budur. Cem Sökmen, Eski İstanbul Kahvehaneleri isimli incelemesinde aslında kültür tarihimizin önemli bir kilometre taşına ışık tutuyor. Dönem aydınlarının iletişim ortamı olarak, eski İstanbul hahvehanelerini irdeliyor. Dönemin ‘sosyal medya’sını daha yakından öğrenmek için, detaylı bir çalışma.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;strong&gt;&lt;span&gt;[&lt;/span&gt;&lt;span&gt;Eski İstanbul Kahvehaneleri / &lt;/span&gt;&lt;span&gt;Cem Sökmen / &lt;/span&gt;&lt;span&gt;Ötüken Neşriyat / &lt;/span&gt;&lt;span&gt;İnceleme - Araştırma]&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;</description><link>http://birparagraf.com/post/16627603151</link><guid>http://birparagraf.com/post/16627603151</guid><pubDate>Sat, 28 Jan 2012 03:51:47 -0500</pubDate><category>Eski İstanbul Kahvehaneleri</category><category>Cem Sökmen</category><category>Ötüken Neşriyat</category><category>İncelem</category><category>Araştırma</category><category>kahve kültürü</category><category>sosyal medya</category><category>more</category><category>kitap</category><category>kitap özetleri</category><category>bir paragraf</category></item><item><title>Pantolonlar Fora</title><description>&lt;p&gt;Dünyanın  en sıradışı yaratık kadrosunun bir arada olduğu bir macera Pantolonlar  Fora. Şöyle bir saymak gerekirse; mekanik olan ve hareket edebilecek her  şeyi çalan Kutu Cüceleri, Tavşan Kadınlar, jilet dişli ve kötü kokulu  Aceleci Porsuklar, otçul Tatlısu Denizinekleri, mağarada yaşayan Fransız  Peynirleri, evcilleştirilmemiş İngiliz Peynirleri, küçük esnaf olarak  adlandırabileceğimiz sıçanlar ve korsanlıkta aradığını bulamayıp  çamaşırhane işletmeye soyunmuş korsanlar… Bunlar Sıçanköprü’de yaşayan  birbirinden değişik yaratıkların bir kısmı sadece. Bunların arasında bir  çocuk… Yeraltı Diyarı’nda yaşayan ve kendisini evlat edinmiş mucit  dedesi William ile yaşayan Arthur! Birgün kasabaya, yiyecek erzak almak  için çıktığında; Peynir Loncası’nın kötü kalpli üyeleri süt ürünlerini  sulandırarak seyrelttiklerine hattâ avladıkları peynirleri hunharca  erittiklerine şahit olur. Gördüklerinin korkusu yetmezmiş gibi,  Arthur’un mekanik pervaneleri bozulur ve Hırsız’ın elinden son anda  kurtulur. Acaba yanına sığındığı Willbury ona yardım edebilecek midir?  Aslında tasarımcı ve animasyon sanatçısı olan Alan Snow, ‘Pantolonlar  Fora’ isimli bu olağanüstü macerasında yer alan illüstrasyonları da  kendisi çizmiş. Soğuk yarıyıl tatilinde sıcacık bir kitap.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;strong&gt;[Pantolonlar Fora / Alan Snow / Çev.: İmra Gündoğdu / İthaki Yayınları / Çocuk / Roman]&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;</description><link>http://birparagraf.com/post/16516269923</link><guid>http://birparagraf.com/post/16516269923</guid><pubDate>Thu, 26 Jan 2012 05:37:32 -0500</pubDate><category>Pantolonlar Fora</category><category>Alan Snow</category><category>İmra Gündoğdu</category><category>İthaki Yayınları</category><category>Çocuk</category><category>Roman</category><category>more</category><category>kitap</category><category>kitap özetleri</category><category>bir paragraf</category></item><item><title>Akıl Almaz Vordak</title><description>&lt;p&gt;Madem  okullar tatil oldu, öyleyse Akıl Almaz Vordak’ın yardımcılığını yapıp  dünyanın hakimi olmanın sırlarını öğrenmenin tam zamanı. Öncelikle  karizmatik -tercihen ürkütücü- siyah bir kostüm bulmak gerekiyor. Sonra  Vordak’ın engin bilgilerinden faydalanabilirsiniz. Her süper kahramanın  mücadele ettiği ‘dünyaya hakim olmak isteyen’ diye adlandırılan ve  genellikle ‘kötü’ sınıfına dahil edilen kahramanlardan birisi Vordak.  Canım, hep iyilere yardım edilecek diye bir şey mi var? Kötülerin hiç mi  yardımcısı yok? Olanların çoğunluğu sakar veya biraz zekadan yoksun  oldukları için, bizim gibi zeki ve becerikli yardımcılara ihtiyacı var.  Onun için bize öğrettiklerini başarıyla uyguladığımız anda, dünyanın  hakimi olmak için hiçbir engel kalmayacak önümüzde. İyi-kötü arasındaki  sonsuz mücadelede bu kez kötünün tarafını tutmak isteyeceksiniz, çünkü  Vordak fazlasıyla eğlenceli bir kötü. Kitabında bize iyi kahramanları  her yönüyle tanıttığı gibi, hazırladığı testlerle nasıl kötülük  yapacağımızı öğretiyor. Keyifli illüstrasyonları ve mizahıyla bu  eğlenceli kitap tam yarıyıl tatiline göre. Alkım Doğan’ın tek kelimeyle  ‘ustalıklı’ çevirisi ise kitaptaki esprileri daha iyi anlamamızı  sağlıyor.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;strong&gt;[Akıl Almaz Vordak / Scott Seegert / Çev.: Alkım Doğan / Doğan Egmont / Çocuk]&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;</description><link>http://birparagraf.com/post/16458316869</link><guid>http://birparagraf.com/post/16458316869</guid><pubDate>Wed, 25 Jan 2012 04:13:56 -0500</pubDate><category>Akıl Almaz Vordak</category><category>Scott Seegert</category><category>Alkım Doğan</category><category>Doğan Egmont</category><category>Çocuk</category><category>more</category><category>kitap</category><category>kitap özetleri</category><category>bir paragraf</category></item><item><title>Uzay ve Zaman Hakkında Merak Ettiklerimiz</title><description>&lt;p&gt;Nerede  yaşıyoruz? Daha doğrusu yaşadığımız dünya nerede bulunuyor? Tabi ki  evrende bir yerde. Dolaylı olarak bakacak olursak bizler de uzaylı  sayılırız, en azından evrenin birer parçasıyız. Yoksa kemiklerimizdeki  kalsiyum, kanımızdaki demir doğada da bulunan elementler olduğu gibi,  başka gezegenlerde de bulunuyor. Bu bile tek başımıza uzayın bir parçası  olduğumuzun bir göstergesi. Peki evren nasıl oluştu? Büyük Patlama diye  cevaplamak işin kolayı, bunu bir çocuğa anlatmak ise asıl maharet  isteyen kısmı. Mark Brake, Londra Bilim Müzesi  Astronomi ve Modern  Fizik Bölümü’nün küratörlerinin danışmanlığında, uzay ve zaman hakkında  merak ettiğimiz (en azından çocuklarımızın merak edebileceği) bütün  ‘zor’ soruları cevaplıyor kitabında. Kafamızı kaldırıp baktığımız  gökyüzünden ilk günden bugüne nelerin yaşandığını, gezegenleri, evrenin  boyutunu tüm detaylarıyla ve son derece pratik bir şekilde anlatıyor  Brake. Sadece uzay mı, zaman kavramını da farklı bakış açılarıyla  aktarıyor. Bilinen örnektir, kimi zaman günler çok kısa sürede geçer  gibi olurken, kimi zaman da geçmek bilmez ya, işte onun sebebini  açıklıyor Brake. Nishant Choksi’nin eğlenceli çizimleri de ayrı keyif  veriyor…&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;strong&gt;[Uzay ve Zaman Hakkında Merak Ettiklerimiz / Mark Brake / Çev.: Turgut Gürer / Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları / Çocuk]&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;</description><link>http://birparagraf.com/post/16401621269</link><guid>http://birparagraf.com/post/16401621269</guid><pubDate>Tue, 24 Jan 2012 04:26:50 -0500</pubDate><category>Uzay ve Zaman Hakkında Merak Ettiklerimiz</category><category>Mark Brake</category><category>Turgut Gürer</category><category>Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları</category><category>Çocuk</category><category>Bilim</category><category>more</category><category>kitap</category><category>kitap özetleri</category><category>bir paragraf</category></item><item><title>90'lar Kitabı - Çocuk mu Genç mi?</title><description>&lt;p&gt;Sizi bilemem ama, 2000’lerde bana en sıkıntı veren şey 80’lerin  fütursuzca öne çıkarılmasıydı. Öyle ki her gece kulübünde ‘altın’  yıllar(!) gibi lanse edilip, büyük çoğunluğu kötü olan müzikleri tekrar  tekrar çalarak insanların ‘eski olan güzeldir’ sloganı kabak tadı  vermişti. Tam kurtulduk diyorken kimi sosyal paylaşım sitelerinde  “80’lerde çocuk olmak” başlığı altında onlarca, yüzlerce madde  sıralanıyordu. Buradan söylemek gerekir ki, 80’ler sonun başlangıcıydı  bir nevi… 80’lerin başı itibariyle John Lennon öldürüldü, Bob Marley  öldü, John Bonham öldüğü için Led-Zeppelin dağıldı… Liste daha da  uzatılabilir. 80’lerde anlattıklarımızın büyük çoğunluğu yıllar sonra  çocukluk yıllarımızdan aklımızda kalanlardı. Yani herkesin alay ettiği  vatkalara 80’lerde kaç kişi eleştiri getiriyordu, orası şüpheli. Dahası  80’lerde diye hatırladığımız birçok şey aslında 90’larda cereyan  ediyordu ki birçoğumuzun çocuk, diğerlerinin şuursuz genç / ergen olduğu  döneme tekabül eder 90’lar ve bugünden geriye dönüp baktığımızda  aldanmamız çok olağandır!&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Kadir Aydemir’in hazırladığı ve 90’lara  çocuk/ergen/yetişkin yaşlarında tanıklık eden onlarca yazarın kendi  90’larını yazdığı “90’lar Kitabı - Çocuk mu Genç mi?” farklı duyguları  bir arada yaşamamızı sağlıyor. Küresel ölçekte bakarsak, Berlin  Duvarı’nın yıkılması ile dünyada soğuk savaş resmen bitmişken,  burnumuzun dibindeki Körfez Savaşı, adeta bir spor müsabakası gibi  ‘naklen’ yayınlanıyordu. Gündüz Lazer marka cikletlerden çıkan otomobil, uçak, tank  resimlerini biriktiren çocuklar akşam onların gerçeklerini haberlerde  gece görüşlü kameralardan izliyordu. SSCB yıkılmış ve haritalar tamamen  değişmişti. Bosna’da, izi onlarca yıl silinmeyecek insanlık dramı  yaşanıyordu. Bizler ise hâlâ Hugo ve Tolga Abi ile eğleniyor ve  giyeceğimiz pantolonun markasının ne kadar önemli olduğunu dile  getiriyorduk en büyük isyanımız olarak. Arka mahallemizde birbiri ardına  faili meçhul cinayetler işlenirken, Sivas’ta onlarca aydın diri diri  yakılırken bizler Kurt Cobain’e ağlıyorduk. O yıllarda gayet normal  tabi. 20 yıl sonra 90’ların anlatıldığı yazılarda, sadece Hugo’yu  anlatıp bunları es geçmek elbette olmayacaktır. Örneğin Susurluk Kazası’ndan  sonra gerçekleştirilen 1 dakika karanlık eylemini, eğlenceli olarak  ananlar olduğu kadar meselenin vahametini hatırlayanlar da vardır.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Şöyle bir baktığımızda 90’lar için ‘biz büyürken kirliydi dünya’ demek yanlış olmaz. Ancak, yaşanan onlarca olaya rağmen, sadece Hugo’dan, Tolga Abi’den,  metal müzikten dem vurup, aynı yazıda diğer taraftan nelerin yaşandığını  hatırlamamak, biraz sıkıntılı geliyor. Örneğin 900’lü hatların yarattığı furya ve sonrasında sebep olduğu birçok aile dramını es geçmek veyahut Siyaset Meydanı gibi bir programı (öyle veya böyle Türk entelektüelini tanıtan başat programlardan birisidir) anılmadan 90’lar kitabı yarım kalacaktır…&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;90’lar  aslında ülkece hafızamızı yitirdiğimiz yılların başlangıcıdır. Onlarca  yazardan birkaçı bugüne tesir eden kimi olayları yazmasa, kitabı yıllar sonra  okuyanlar, 90’larda hiçbir şey yaşanmamış sanacak neredeyse. Genel  olarak iyi bir proje olduğu kadar, hafızamıza nelerin kazındığı  açısından da dikkat çekici bir kitap. Ancak bu kitap üzerinden bakıp,  ileriki yıllarda yapılacak 2000’ler-2010’lar kitaplarında yazılacak  yazılar beni şimdiden kara kara düşündürüyor.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;strong&gt;[90’lar Kitabı - Çocuk mu Genç mi? / Haz.: Kadir Aydemir / Yitik Ülke Yayınları / Popüler Kültür]&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;</description><link>http://birparagraf.com/post/16342967048</link><guid>http://birparagraf.com/post/16342967048</guid><pubDate>Mon, 23 Jan 2012 04:33:06 -0500</pubDate><category>90'lar Kitabı - Çocuk mu Genç mi?</category><category>90'lar Kitabı</category><category>90'lar</category><category>Kadir Aydemir</category><category>Yitik Ülke Yayınları</category><category>Popüler Kültür</category><category>more</category><category>kitap</category><category>kitap özetleri</category><category>bir paragraf</category></item><item><title>Tanrılar, Mezarlar ve Bilginler</title><description>&lt;p&gt;Tarihi  bir buluntu neyi anlatır? Bu soru arkeolojik kazılarda ortaya çıkan  bulguların neyi cevapladığıyla ilgilidir aslında. Bir kralın,  imparatorun nasıl öldüğünü, mezarlığın yapımında kimlerin veya kaç  kişinin çalıştığını, hattâ ambarlarda yer alan erzak miktarını ve daha  birçoğunu aktarabilir. Peki bu buluntular, ilk ortaya çıktığında neler  yaşandı? Bunu görenler nasıl şaşırdılar, hiyeroglifleri çözenler bunu  nasıl başardılar? Mermer heykelleri, çok katlı kuleleri, gizemli  mezarlıkları, yeraltı tapınaklarını ortaya çıkarınca neler oldu? C.W.  Ceram adeta arkeolojinin romanını yazarak bunları anlatıyor bizlere.  “Tanrılar, Mezarlar ve Bilginler” aslında alanında klasikleşmiş bir  eser. Katı, akademik anlatımdan uzak kendi içinde bir kurmacayla  oluşturulmuş bir araştırma kitabı, Ceram’ın eseri. Örneğin Mısır  Piramitleri’nin içine girildiği ilk anda neler olduğunu anlatıp daha  sonra tüm detaylarını veriyor piramitlerin. Tevrat’ta bile yer alan  bugün ise bir mitolojiye dönen Babil Kuleleri’nin kalıntılarının keşif  hikâyelerini anlatıyor. Ve tabii ki en önemlisi, gizli hazineleri  gizemli mezarları aktarıyor bizlere. Üstelik bilimsel ve tarihi olayları  bir çocuğa masal anlatır gibi, tatlılıkla öğretiyor.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;strong&gt;[Tanrılar, Mezarlar ve Bilginler / C.W. Ceram / Çev.: Hayrullah Örs / Remzi Kitabevi / Arkeoloji - Araştırma]&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;</description><link>http://birparagraf.com/post/16165656408</link><guid>http://birparagraf.com/post/16165656408</guid><pubDate>Fri, 20 Jan 2012 05:04:40 -0500</pubDate><category>Tanrılar Mezarlar ve Bilginler</category><category>C.W.Ceram</category><category>Hayrullah Örs</category><category>Remzi Kitabevi</category><category>Arkeoloji</category><category>Araştırma</category><category>more</category><category>kitap</category><category>kitap özetleri</category><category>bir paragraf</category></item><item><title>Dilin Kökeni Üzerine</title><description>&lt;p&gt;Siz  de düşünür müsünüz, zaman zaman, eşyayı adlandıran ilk insanlar o  kelimeleri nereden buldular? Taş neden taş örneğin? Hattâ Türkçede köpek  sesi ‘hav hav’ ile karşılanırken, neden başka dillerde ‘raf raf’ diye  karşılanır? Kimi ortak kelimeler farklı dillerde karşımıza çıkarken,  etimolojik kimi incelemeler bizi bambaşka noktalara götürür çoğu zaman.  19. yüzyılın büyük felsefeci, tarihçi ve filologlarından Ernest Renan,  Dillerin Kökeni Üzerine isimli deneme/kitabında dillerin kökenini  incelerken bir taraftan da dil felsefesinde önemli bir dönemeç  yaratıyordu. Dr. Atakan Altınörs titiz çevirisi ve aslına sadık kalınan  notlarıyla bu önemli metni daha iyi anlamamızı sağlıyor. Renan, bilhassa  Jacob Grimm’in kimi dil önermelerine itiraz veya iştirak ederek  dillerin kökeni üzerine detaylı bir felsefe oluşturuyor. Örneğin en  önemli dayanaklardan birisi ‘çocuk dili’. Bu hareket noktasından, aynı  dil grubuna veya ailesine bağlı dillerin nerede ayrıldığını ve nasıl  ayrıldığını tespit etmeye çalışıyor. Renan, aynı zamanda dili insan  aklının en önemli ürünlerinden biri mi, yoksa Tanrı vergisi bir yetenek  mi olduğu yönünde de tartışıyor. Dil meselesine biraz ilgi duyan  herkesin okuması gereken önemli bir kitap.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;strong&gt;[Dilin Kökeni Üzerine / Ernest Renan / Çev.: Dr. Atakan Altınörs / Bilge Kültür Sanat / Dil Felsefesi]&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;</description><link>http://birparagraf.com/post/16109691040</link><guid>http://birparagraf.com/post/16109691040</guid><pubDate>Thu, 19 Jan 2012 04:32:10 -0500</pubDate><category>Dilin Kökeni Üzerine</category><category>Ernest Renan</category><category>Dr. Atakan Altınörs</category><category>Bilge Kültür Sanat</category><category>Dil Felsefesi</category><category>Felsefe</category><category>more</category><category>kitap</category><category>kitap özetleri</category><category>bir paragraf</category></item></channel></rss>

